29 Şubat 2008 Cuma

Şeytan

Şeytan, bir çok din ve mitolojide, insanları kötülüğe teşvik ettiğine inanılan, adaletsizliğin ve tüm kötülüklerin anası kabul edilen varlık. İblis sözcüğü de çoğu zaman Şeytan ile aynı anlamda kullanılır. Yeryüzündeki birçok dinde ve mitolojilerde Şeytan, genellikle doğaüstü güçlere sahip, sürekli insanları dinden, dolayısıyla yaratıcısının emirlerinden uzaklaştırmaya çalışan bir varlık olarak düşünülmüştür. Bunun yanısıra şeytana tapan veya şeytanı yücelten din ve akımlar da mevcuttur.

Ökenbilim

"Muhalif, bozucu ve bozguncu" gibi anlamlara gelen İbranice "Satan" kelimesinin kökü "komplo kurmak" anlamına gelir. İbranice'den Latince ve Yunanca'ya, oradan da diğer batılı dillere geçmiştir.

Arapça'da "şetane" sözcüğü "rahmetten uzaklaştı, hak'dan uzak oldu" anlamlarına gelir.

Latince'de "Diábolus, Diaboli", Yunanca'da "Diabolos", "Karanlıkların Efendisi," "Beelzebub" (Sinek Kral), "Belial", "Mephisto", ya da "Lucifer", eski Türkçe'de "Y

ek" yada 'Albız 'olarak geçer. Kabbala felsefesinde "Samael" olarak geçer. Ancak Yahudi inanışında Samael başka bir melektir.

İslamda "İblis" (إبليس) olarak da bilinir. Kur'an'da "şeytan" kelimesi, "iblis"'ten daha fazla (87 kez) kullanılmıştır. Şeytan ayrıca "Azazel" olarak da anılmıştır.

Yeni Antlaşma'da Şeytan

Şeytan özellikle Yeni Antlaşma'da ve Hrıstiyan inancında kendisine daha çok yer bulmuştur. Özellikle İsa'yı sürekli olarak kışkırtır. Ancak Şeytanın kişiliğinin kaynağı İncil değil, hristiyan edebiyatıdır. John Milton'nun epik bir şiirinde Şeytanın en üst düzeyde bir melekken insanı ve kendini yaratan tanrıya karşı düşmanlığa yönelen bir kişilik olduğu anlatılır. Ancak Şeytan kesinlikle cehennemde hapsolmuş biri değildir aksine istediği her yere - dünyaya hatta cennete bile - girip çıkabilir. Bu özellikleriyle Şeytanın nihayi amacı insanlığı yaratıcının yolundan saptırmaktır. Bu anlamda kendisini tanrıya bir rakip olarak kabul ettirme gayreti içindedir. Kendisine bir süre verilmiş ve bu sürenin dolmasına kadar yaratıcıya karşı açtığı savaşın sonucunu beklemektedir.

Yaradılış (Genesis) bölümünde, Âdem ve Havva'yı kışkırtan yılan figürü, Tevrat'taki anlatımın aksine daha sonraları Hristiyan uleması tarafından Şeytan olarak değerlendirilmiştir. Doğu (Ortodoks) Kilisesine göre Şeytan, insanın üç düşmanı (günah-ölüm)'den birisidir. Bütün Hristiyan inanışlarında, Şeytan, İsa'ya ve İsa figüründe Tanrı'ya karşı son bir savaş (Armageddon) açacaktır. Bu savaş aynı zamanda Şeytana verilen sürenin de (aeonios) sonuna çok yaklaşıldığını gösterecektir. Unitaryan Kilisesine göre Şeytan bu zaman geldiğinde tekrar iyi olacak ve melek özelliklerine kavuşacaktır. Bu sürenin nasıl işleyeceği her kilisede farklılıklar gösterir. Neticede dünya tüm şeytanlıklardan arınır ve tıpkı cennet gibi günahsız bir yere dönüşür.

Ortaçağ'da Şeytan bir keçi gibi sakallı ve boynuzlu, elinde çatal ve kuyruklu olarak tasvir edilirdi. Bu görüntünün oluşmasının sebebi incil değildir ve hristiyanlıktan önceki pagan inanışlarda simgelenen bazı tanrı figürlerinden (Pan, Dionysus) kaynaklanır.

Kuran'da Şeytan

Ana madde: Kuran'da Şeytan

Şeytan, İslamiyet'e göre insanları dinden caydırmaya çalışan cin türünden bir varlıktır. Cinler, meleklerden farklı olarak irade sahibidir. Yaratılışının en büyük nedeni, kıyamete kadar, insan iradesinin sınanmasıdır. Bu sınavı geçenler ödüllendirilecek, geçemeyenler ise cezalandırılacaktır. Kur'an'da şeytandan bahsedilen ayetlerde insanlar onunla birlikte hareket etmemeleri konusunda uyarılmıştır. Şeytanın önceleri bilgeliğinden yararlanılan ve sayılan biriyken, Allahın huzurundan kovulma aşamasına nasıl geldiği Araf suresinde anlatılır. Hristiyanlık ve İslamiyet, şeytanın bir zamanlar Allahın sevdiği bir hizmetkarı olduğu konusunda hemfikirdir.

Hamdolsun, size yeryüzünde imkan ve iktidar verdik. Sizin için orada birçok geçim imkanları da yarattık. Ama siz ne kadar az şükrediyorsunuz! Andolsun, sizi yarattık. Sonra size şekil verdik. Sonra da meleklere, “Âdem için saygı ile eğilin” dedik. İblisten başka hepsi saygı ile eğildiler. O, saygı ile eğilenlerden olmadı.[kaynak belirtilmeli]

Allah, “Sana emrettiğim zaman seni saygı ile eğilmekten ne alıkoydu?” dedi. (O da) “Ben ondan hayırlıyım. Çünkü beni ateşten yarattın. Onu ise çamurdan yarattın” dedi. Allah, “Şimdi in aşağı oradan. Çünkü senin orada büyüklük taslamak haddine değil! Hemen çık! Çünkü sen aşağılıklardansın” dedi. Şeytan dedi ki: “(Öyle ise) bana insanların tekrar diriltilecekleri güne kadar süre ver.” Allah da, “Sen süre verilenlerdensin” dedi. Şeytan dedi ki: “(Öyle ise) beni azdırmana karşılık, yemin ederim ki, ben de onları saptırmak için senin dosdoğru yolunun üzerinde elbette oturacağım.” “Sonra (pusu kurup) onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım ve sen onların çoğunu şükreden (kimse)ler bulamayacaksın.” Allah dedi ki: “Yerilmiş ve kovulmuş olarak çık oradan. Andolsun, onlardan sana kim uyarsa sizin, hepinizi cehenneme doldururum.” “Ey Âdem! Sen ve eşin cennette kalın. Dilediğiniz yerden yiyin. Fakat şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa zalimlerden olursunuz.” Derken şeytan, kendilerinden gizlenmiş olan avret yerlerini onlara açmak için kendilerine vesvese verdi ve dedi ki: “Rabbiniz size bu ağacı ancak, melek olmayasınız, ya da (cennette) ebedi kalacaklardan olmayasınız diye yasakladı.” “Şüphesiz ben size öğüt verenlerdenim” diye de onlara yemin etti. Bu sûretle onları kandırarak yasağa sürükledi. Ağaçtan tattıklarında kendilerine avret yerleri göründü. Derhal üzerlerini cennet yapraklarıyla örtmeye başladılar. Rableri onlara, “Ben size bu ağacı yasaklamadım mı? Şeytan size apaçık bir düşmandır, demedim mi?” diye seslendi. Dediler ki: “Rabbimiz! Biz kendimize zulüm ettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz.” Allah dedi ki: “Birbirinizin düşmanı olarak inin (oradan). Size yeryüzünde bir zamana kadar yerleşme ve yararlanma vardır.” Allah dedi ki: “Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan (mahşere) çıkarılacaksınız.

Yehova Şahitliğinde Şeytan

Yehova Şahitleri, Şeytanın mükemmel ruh özelliklerine sahip bir melek olarak yaratıldığına; Ancak Âdem ve Havva'nın tanrı Yehova yerine kendisine itaat etmelerini sağlamaya çalışmasıyla Şeytan'a dönüştüğüne inanırlar. Şeytan'ın zamanla güzelliğinden ötürü gurura kapılarak kendisini bir tanrı gibi görmeye başladığını ve bu şekilde kendisini Yehova'ya bir rakip yaptığına inanırlar. Şeytan sözcüğünü daha kesin anlamak için, Kerub sınıfından bir melek olan "Şeytan" sözcüğünün "Karşı Koyan" anlamına geldiğinin gözönünde tutulması gerekir. Şeytan, Tanrı'nın amacına karşı koymaya çalıştığı için bu sıfatı almıştır. Şeytan adı bu varlığın özel adı değildir.

Şeytan "Aden Bahçesi"nde, "-Ama iyiyle kötüyü bilme ağacından yeme. Çünkü ondan yediğin gün kesinlikle ölürsün." denilerek, yasaklanan meyveyi yemesi için Havva'yı kışkırtmış ve yalan söyleyerek itaatsiz olmasını sağlamıştır. Bunu yaparken bir yılanı kukla gibi şu sözlerle konuşturmuştur: Yılan, "-Kesinlikle ölmezsiniz" dedi, "-Çünkü Tanrı biliyor ki, o ağacın meyvesini yediğinizde gözleriniz açılacak, iyiyle kötüyü bilerek Tanrı gibi olacaksınız.". Bu şekilde, Şeytan Adem'le Havva'yı tanrıya itaatsiz olmaları için ayarttığında, meselenin yalnızca bir meyveyi yemek olmadığına, tanrı Yehova'nın insanları yönetme hakkına meydan okuduğuna inanırlar. Tanrı Yehova'nın, Şeytan'a ortaya çıkardığı bu dava nedeniyle (Tanrı'ya göre altı gün) 6000 yıllık bir süre tanıdığına inanırlar. Şeytan'ın ortaya çıkardığı davaların şunları içerdiğine inanırlar:

  • Şeytan'ın, "Çünkü Tanrı biliyor ki, o ağacın meyvesini yediğinizde gözleriniz (anlayışınız) açılacak, iyiyle kötüyü bilerek Tanrı gibi olacaksınız." sözlerine göre; Şeytan Yehova'nın insanlar üzerindeki yönetiminin haksız olduğunu iddia etmiştir. Şeytan, insanların kendi kendilerini daha iyi bir şekilde yönetebileceklerini ve Yehova'nın karışması olmadan kendi yönetimleriyle Dünya'yı cennet gibi bir yer yapabileceklerini iddia etmiştir. Bu nedenle, Şeytan'a göre, Yehova insanların kendi kendilerini yönetmelerine izin vermelidir.
  • Şeytan'a göre, Tanrı'ya gerçekten vefalı, sadık tek bir kişi bile yoktur. Sadık olan kişiler yalnızca kendileri için iyi şartlar sürdüğünde sadık kalmaya devam ederler. Eğer bu sadık insanların başlarına çeşitli sıkıntılar gelecek olursa, bu kişiler Yehova'ya sadık olmaktan vazgeçeceklerdir. Bunun ispat edilebilmesi için kendisine bir fırsat verilmesi gerektiğini iddia etmiştir.

Yehova'nın Şahitleri, Yehova'nın Şeytan'ı bu davalar nedeniyle hemen yok etmediğini ve eğer hemen yok edecek olsaydı, bütün yarattığı ruh varlıkların zihinlerinde kendisinin haklı olup olmadığı kuşkusunun doğacağını bilerek, Şeytan'a geçici bir süre için izin verdiğine inanırlar. Ayrıca, Tanrı'nın Şeytan'a ve insan yönetimlerine izin vermekle, kötülüğe de izin verdiğine; çünkü bunun sonuçlarının kötü olacağını bildiğine inanırlar. Yehova'nın, Şeytan'ın iddialarının geçersizliğini bu kötü sonuçlara göre ispat edeceğine inanırlar.

İncil'deki "Bu dünyanın egemeni şimdi dışarı atılacak." ve "Artık sizinle uzun uzun konuşmayacağım. Çünkü bu dünyanın egemeni geliyor. Onun benim üzerimde hiçbir yetkisi yoktur." sözlerine göre, Yehova Şahitleri bu davaların çözümüne kadar, 6000 yıllık bir süre için dünyayı perde arkasından Şeytan'ın yönettiğine inanırlar. Ve Şeytan'ın bunu yaparken "Buna şaşmamalı. Şeytan da kendisine ışık meleği süsü verir." sözlerine göre, Şeytan'ın insanları çoğu kere iyilik meleği gibi görünerek kandırdığına inanırlar. Yehova'nın Şahitleri, Şeytan'ın 6000 yılın bitiminde, bir "uçuruma" atılarak 1000 yıl boyunca faaliyetsiz bırakılacağına ve 1000 yıl geçtikten sonra sonsuza dek yok edileceğine inanırlar. Bu 1000 yıllık dönemde Şeytan'ın bozduğu şeylerin telafisinin olacağına inanırlar. Bu telafi Yehova'nın Şahitleri'ne göre yeryüzünde cennetin yeniden kurulması ve ölmüş kişilerden birçoğunun dirilerek bu cennette yaşamasıdır.

Yezidilik

Şeytan figürünün Yahudi-Hristiyan ve Müslümanlıktaki bir benzeri Yezidilikte de bulunmaktadır.Ancak burada Şeytan'ın sahip olduğu özellikler diğer dinlerden farklıdır. Yezidilikte tanrı dünyanın sadece yaratıcısıdır, ancak sürdürücüsü değildir. Tanrısal iradenin vücut bulması için Şeytan bir nevi aracılık rolü üslenmiştir. Şeytan "tavus" olarak adlandırılır ve bir tavus kuşu ile simgelenir. Tanrı özünde iyilikle dolu olduğundan ibadet edip onun gönlünü kazanmak gerekmez. Aksine ibadetin ona değil içi kötülüklerle dolu olana, Tavus'a yapılması ile kötülüğün en büyük kaynağından korunulur. Bu anlamda iyilik ve kötülüğün kaynağı aslında Melek Tavus'tur. Ahiret inancı gibi sonradan hesap verilecek bir yerin varlığı söz konusu değildir. İnsanın inanışına ve yaşayışına göre dünya cennete de cehenneme de dönüşebilir. Melek Tavus bütün bu işlerin denetleyicisi ve tanrının bu dünyadaki gölgesidir.

Yezidilikten önceki ilahi dinlerde anlatılan, şeytanın, yaratıcının buyruğuna rağmen insan karşısında eğilmeyip saygı göstermemesi, onun aslında ne kadar asil olduğunun tüm evrene ispatıdır ve yaratıcı tarafından sınanmıştır. İşte bu sınavı başarı ile verip tüm insanlığın ve dünya işlerinin başına geçme hakkını kazanmıştır.

Satanizm

Ana madde: Satanizm

Şeytanı yaratıcı ve hükmedici bir figür olarak gören inanç sistemidir. Bununla birlikte bazı akımlarında şeytanın ya da tanrının varlığına inanılmaz.

Edebiyatta Şeytan

Edebiyatın ve dinin kesiştiği birçok noktada şeytan, olayların gelişmesinde, sonuçlanmasında ya da dallanmasında temel bir figür olarak, tıpkı hayattaki kaosun açıklanmasında olduğu gibi, yazarlarca kullanılmıştır. Şeytanın kahramanı oynadığı en önemli eserlerden birisi, Goethe'nin Faust'udur. Faust'ta şeytan (Mefisto), başarılı çalışmalarıyla insanlığı, kendisinin sebep olduğu felaketlerden koruyan bir doktoru elde etme konusunda tanrıyla "bir kez daha" bahse girer. İnsanın şeytanla içsel bir kavga halinin anlatıldığı ve dünyadaki iyilik ve kötülük kavramlarının kaynağının sorgulandığı bir başka eser, Paulo Coelho'nun "Şeytan ve Genç Kadın" adlı romanıdır. Jeffrey Burton Russell ise Kötülük (1-4) serisinde yeryüzüne artık iyice alışmış olan şeytanın, insanlardan bir farkının kalmadığını ve "onu bizden biri" gibi görerek, şeytanlaşan insanı anlatmaktadır.


Kaynak:Wikipedia

27 Şubat 2008 Çarşamba

Düyun-u Umumiye - Osmanlı Ekonomisindeki Kelepçe


Osmanlı dış borçlarının ve bunu idâre eden birimin adı. İlk dış borç, 1854 Kırım Savaşından sonra alındı. Osmanlı Devleti, Sultan İkinci Abdülhamîd Han zamânına geldiğinde, ağır dış borçlar altında ezilme mevkindeydi. Akıllı tedbirlerle belli bir zaman içerisinde bu borçlar ödenebilirdi. Lâkin 93 Harbi (1877-78) hezîmeti, devleti iflâsın eşiğine getirdi. Devlet, en verimli topraklarını kaybetti. Akın akın gelen göçmenlerin sayısı bir milyona ulaştı. Bu kadar göçmeni bir yıl içinde rahata kavuşturmak çok zordu. Bu arada, Rusya’ya ağır tazminât ödeme mecbûriyetiyle karşı karşıya kalındı. Rusya Ağrı kendilerine bırakıldığı takdirde, tazminât hakkından vaz geçebileceğini teklif etti ise de, Sultan Abdülhamîd Han bu teklifi kesinlikle reddetti. Eğer Sultan Abdülhamîd Han Ayastefanos Antlaşmasındaki tazminâtı Berlin Muâhedesi ile düşürmemiş olsaydı, devlet daha o sırada batabilirdi. Ordunun durumu ise perişan bir vaziyetteydi. Emperyalist Avrupa devletleri yıllardır peşinde koştukları emellerine ulaşmak üzereydi. Onlar dış baskıların çemberi içerisinde sıkışan imparatorluğu borç bataklığı içinde boğmak istiyorlardı. İşte İkinci Abdülhamîd Hanın devraldığı mâlî durum bu idi.

1875 yılında borçları ödeyebilmek için rüsûm-ı sitte idâresi faaliyete konuldu ise de, bu idâre şekli Avrupalı alacaklıları memnun etmedi. Netîcede Tevhîd-i Düyûn yapılması kararlaştırıldı. Böylece bütün dış borçlar birleştiriliyordu. Devletin bâzı mallar üzerinden aldığı gelir bundan böyle Türkiye Mâliye Nezâreti tarafından değil, ancak Düyûn-i Umûmiye tarafından tahsil edilecekti. Bu durum devlet içinde bağımsız ikinci bir Mâliye Bakanlığı ihdas etmek anlamına geliyordu. Ancak, yapacak başka çâre de kalmamıştı. Düyûn-ı Umûmiyenin yetkisine bırakılan gelirler şunlardı: Tütün, tuz ve ipek vergi gelirleriyle damga pulu ve balık resimleri.
Düyûn-ı Umûmiyenin idâre meclisi 7 üyeden müteşekkil olup, bunların üyelik müddeti 5 yıl için idi. Üyelerin ikisi Türk, diğerleri de her birinden birer üye olmak üzere İngiliz, Fransız, Alman, Avusturyalı ve İtalyan’dan müteşekkildi. Dış borçların tamâmına yakın bölümü İngiliz ve Fransızlara âit olduğu için, Meclis-i İdâre Başkanlığı yalnız onlardan seçilebilmekteydi. Ancak konseyi teftiş etmek üzere Türklerden meydana gelen fevkalâde bir müfettiş heyeti de bulunuyordu.

3 Ekim 1880 yılında Muharrem Kararnâmesi İstanbul’daki büyük devletlerin elçilerine tebliğ edildi. Düyûn-ı Umûmiye ile Türkiye rahat bir nefes almaya ve borçlarını ödemeye başlamıştı. Bu târihte devletin dış borçlarının toplam fâizleri ile birlikte 280 milyon tutarındaydı. Rusya’ya harp tazminâtı ise bu hesâbın dışında kalıyordu. Muharrem Kararnâmesi ile bu borçlar 117 milyona kadar düşürüldü. Bu muazzam başarı Sultan Abdülhamîd Hanın şahsî kâbiliyeti ve akıllı siyâseti sâyesinde sağlanmaştı.

Düyûn-ı Umûmiye, devletin sonuna kadar devâm etti. Son derece muntazam bir idâre olan Düyûn-ı Umûmiye, gerçi devlet içinde devlet olan ikinci bir mâliye gibiydi. Ancak Türk dış borçlarının ödenmesi için başka imkân kalmamıştı. Aynı zamanda Avrupa devletlerinin yıllardan beri alışılagelmiş tatsız müdâhalelerine de bu sâyede son verilmişti. Birçok gelirini Düyûn-ı Umûmiyeye bırakan devletin sıkıntıya düşmesi kaçınılamazdı ki, bu sıkıntılarla zaman zaman karşı karşıya kalındı. Memur ve asker maaşları iki ayda bir ödenmeye başlandı. Yalnız o devirde hiçbir zaman pahalılık ve sıkıntı görülmedi.


Kaynak:www.turktarih.net

24 Şubat 2008 Pazar

ALFA ROMEO ve HAÇLILAR


Peki ama, Alfa Romeo´nun Haçlı Seferleri ile ne alakası var?
Amblemin sol tarafında ki bir haç, sağ tarafta ise hıristiyanlığı ve haçlı seferlerini sembolize eden bir yılan ve yılanın ağızında ki de "MÜSLÜMAN bir ÇOCUK!"


Almanca bir kaynakta, yılanın ağızındakinin çocuk olduğu yaziyor:


"...das rote Kreuz aus dem Stadtbanner und die Schlange aus dem Wappen der Visconti. Eine Viper frisst ein Kind - Symbol aus der Zeit der Kreuzzüge im 12. Jahrhundert."


Tercümesi:


"...Visconti´nin


* ambleminde ki kırmızı haç ve yılan. Bir Viper


* çocuğu yiyor - sembol 12. yüzyılda ki Haçlı Seferleri´nden kalmıştır."


* Visconti: Alfa Romeo firmasını kuran ailenin soyadı.


* Viper: Bir yılan türünün ismi.


KAYNAK


İngilizce bir kaynakta ise yılanın ağızındakinin çocuk olduğu değil ama arap olduğu yazıyor: "The coat of arms of the Visconti family, showing a snake swallowing a Saracen* (Arab). This had been a popular motif for military standards during the crusades of the 1100s and 1200s." Türcümesi :


"Visconti ailesinin armasındaki yılan, bir arabı yerken görülmekte. Bu 1100´lü ve 1200´lü yıllarındaki haçlı seferlerinde popüler bir askeri motifti." * Saracen: avrupalıların ortaçağda, Abbasilere ve Şam civarındaki müslüman araplara verdikleri isimdir. Aynı sembolü gösteren bir heykel:

Sembolün zamanla değişimini gösteren bir resim:

20 Şubat 2008 Çarşamba

Sultan II. Mahmud Kütüphanesi ve İçerisinde Bulunan Kitaplara İlişkin Bazı Tespitler

Konuyla ilgili detaylı değerlendirme ve açıklamalarda bulunmadan önce, kütüphane, kütüphanecilik, kütüphane tarihçesi vb. konular hakkında bilgi vererek konuya başlamak istiyorum.
Arapça ‘ketb-ﮐﺗﺐ’1 kökünden türeyip, isim şeklinde Farsça ‘hane-ﺧﺎﻨﻪ’ ismiyle birleşerek oluşan bir Farsça-Arapça bileşik isimdir. Ferit Devellioğlu’nun Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügatı, K maddesinin 642 sayfasında ‘kütüphane’ sözcüğü şöyle açıklanmaktadır: “1. Kitaplık, 2. Kitapsaray”.

Dil Derneği yayınları arasında basılan Türkçe Sözlük’te kütüphane: ‘1. Kitaplık, 2. (eski) Kitap satılan dükkan, kitap evi’ olarak ifade edilmektedir2.

Türk Dil Kurumu’nun basmış olduğu sözlükte ise, Dil Derneği’nin yayınladığı sözlükteki anlamlarıyla ayni gözükmektedir3. Bir diğer ansiklopedi de ise: “araştırma, müracaat ve okumak için kitap ve benzeri materyallerin toplandığı, saklandığı ve okuyucunun istifadesine sunulduğu yer” olarak açıklanmaktadır4

Daha geniş bir anlamı verilen ansiklopedilerdeki anlamlarına bir bakacak olursak, örneğin, Cem Büyük Ansiklopedi’sinde: ‘Kitapların bulunduğu, korunduğu, bakımının sağlandığı, kamu kullanımına açıldığı salon ya da bina’5 olarak ifade edilirken, Ana Britannica’da: ‘okur ve araştırmacılar tarafından kullanılmak üzere oluşturulmuş kitap kolleksiyonu ve bu tür bir kolleksiyonu barındıran mekan ya da yapı’6 şeklinde açıklanmıştır. Bir diğer ansiklopedi olan Hachette’de ise: ‘belge kolleksiyonu, insanlığın bilgi birikiminin korunma simgesi, görsel-işitsel araçlar ve bilgisayar çağında geçerli olan pllar, fotoğraflar, filmler, video kasetler, haritalar, grafikler, işitsel isk vb. materyallerin saklandığı yerler’7 olarak açıklanmaktadır.

Son olarak Okyanus Türkçe sözlükte de: ‘1. Devlet tarafından veya özel olarak, kitap veya benzeri gereçlerin toplandığı, saklandığı ve özellikle yararlanmaya sunulduğu veya ödünç verildiği yer 2. Kitap satılan dükkan 3. Kitap odası 4. Kitap dolabı 5. Belli bir düzene göre sınıflandırılmış kitaplardan meydana gelen bütün 6. Belirli bir çevrenin veya herkesin faydalanması için belli bir amaca göre planlı şekilde kitap, dergi gibi her çeşit basılı malzeme toplayan ve bunları elverişli bir organizasyonla okuyuculara sunan kuruluş’8” olarak daha genişce anlatılmaktadır.

Görülmektedir ki gerek sözlük ve gerekse de ansiklopedilerde ‘kütüphane’ sözcüğünü hemen hemen benzer anlamlarda kullanıldığına şahit olmaktayız. Dolayısıyla kısaca yukarıda ifade ettiğimiz ‘kütüphane’ sözcüğünün biraz farklı kullanım şekillerini yine Türk Dil Kurumu’nun çıkarmış olduğu sözlüğün ‘kütüphaneci ve kütüphanecilik’9 başlıkları altında verildiğini görürüz. Elbette ki söz konusu kütüphane kavramı, emekleme döneminden günümüze kadarki sürede kendine ait terimlerini de oluşturmak suretiyle geniş bir alana yayılmıştır10.
Buradan hareketle konumuza kütüphanenin tarihçesiyle devam edersek, kütüphanelerin kökeninin kayıt tutma uygulamasına dayandığını görmekteyiz11. Yaklaşık İÖ (MÖ) 3. bin yıllarda Babil kenti Nippur’da kil tabletlerindeki kayıtların bir tapınakta saklandığı bilinmektedir12. Nippur söz konusu tarihlerde Ön-Türklerin yurt kurma alanlarından birisi olarak değerlendirilmektedir13. Özellikle belirtmek gerekir ki Sümerler’in, Mezopotamya’ya gelişleriyle14 başlayan süreçte, ‘mabet sosyalizm’‘i denen bir tür ilkel sosyalizm sistemiyle yönettikleri şehirlerinin doğal bir kazanımı sunucunda keşfettikleri çivi yazısı sayesinde, insanlık tarihine önemli bir katkı koymuşladır15 ve günümüze kadar tabletlerin gelmesine öncülük etmişlerdir. Yine İÖ (MÖ) 7. yüzyılda Asur kralı Asurbanipal’in16 topladığı kolleksiyondan günümüze kadar ulaşan tabletler mevcuttur17.

Genel anlamda bilinen ilk kütüphaneler, İÖ eski Yunan dönemi tapınaklarında felsefe okullarında oluşturulan kitap depoları sayılabilir18. İlkçağın bilinen kütüphaneleri arasında Aristoteles Kütüphanesi, İskenderiye Kütüphanesi, Pergamon (Bergama) Kütüphanesi, Roma’daki Bibliotheca Ulpia ve I. (Büyük) Costantinus’un İS İstanbul’da kurduğu İmparatorluk Kütüphanesi sayılabilir. Diğer taraftan uzak doğu ülkelerinden özellikle Çin’de kayıt tutma geleneğiyle bütünleşen, derleme belge ve kitapların depolanması köklü bir gelenek olarak bilinmektedir19.

Öte yandan Türklerde ilk kütüphanenin Uygurlar tarafından kurulduğu tahmin edilmektedir. Yapılan Turfan20 ve Karahoça21 kazılarında 30 bin kadar yazma çıkarılmıştır22. Ligeti’nin “Bilinmeyen İç Asya” adlı kitabından söz konusu yazmaların Batı’ya taşındığını öğrenmekteyiz23. İslamiyetin kabulüyle daha da sistemli bir hale gelen kütüphane fikrinin ilk uygulamasını ilk İslam devletinden birisi olan Gaznelilerde24 görmek mümkündür. Gazneli Mahmut’un kurduğu saray kütüphanesi dönemin en bilineniydi25. Elbette ki İslam’ın bilime ve bilimadamlarına önem vermesi sonucu bütün İslam devletlerinde kütüphaneler gelişti ve büyüdü26. Burada özellikle İslam’ın temel yapı taşı olan Kuran-ı Kerim’de geçen Zümer Suresi’nin 9. ayetinde mealen: “De ki; hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu ?” ile Nahl Suresi’nin 43. ayetinde mealen: “Şayet bilmiyorsanız ilim ehline sorunuz ?” gibi ayetlerin olması bilimin önemini açıkca vurguladığı ifade edilmektedir27. Hatta bizzat Hz. Muhammed’in “ilim ve hikmet, mü’minin kaybettiği malıdır. Nerede bulursa alsın” ve “İlmi beşikten mezara kadar tahsil ediniz” gibi söylediği sözler Müslümanlarca emir telakki edilmiş ve ilk medrese28 Mescid-i Nebi’nin yanındaki “Suffe” denilen yerden yararlanıldı29. Özellikle bu döneme ilişkin Merv’deki kültürel gelişmeleri dikkate almalıyız30.

İslamiyetin en iyi uygulama sahalarından birisi olan Osmanlılarda kütüphane kavramında vakıf olgusu önemli yer tutmaktadır31. Medreselerin gelişimiyle doğru orantılı olarak kütüphane kavramının kapsamının genişlediğini söyleyebiliriz32. Önceleri camilerin yanında kurulan medreseler özellikle Fatih döneminde geniş çaplı eğitim kurumlarına dönüşerek görevini sürdürdü33. Aslında İznik’te kurulan ilk medreseyi Bursa’daki medreseler izlemesine rağmen oralarda kütüphane bulunduğuna dair detaylı bilgi bulunmamaktadır34. I. Murad’dan başlayarak ilk modern kütüphane olan Beyazıt Kütüphanesine kadarki süreçte kütüphaneler gelişti ve çeşitlendi35. Özellikle XVII. asrın sonlarına doğru açık medreselere, tekke kütüphanelerine ve türbe kütüphanelerine müstakil kütüphaneler de eklendi (Köprülü Kütüphanesi)36.

Kısa kütüphane tarihçesinin ardından Sultan II. Mahmut’un37 yapmış olduğu idari ıslahatlara38 göz atmamız gerekmektedir. Zira II. Mahmut döneminde yapılan idari düzenlemeler, konumuzla yakınen ilişkilidir. Özellikle bu dönemde vakıfla bağlantılı olan kütüphaneleri ilgilendiren meselelerde köklü değişikliklere gidildiği görülmektedir39. Bu dönemde kütüphanelerin kontrolü ve sayımı vb. (kitap tamiri, ciltlenmesi, personel vb. gibi) çalışmalar yapılmış ve kurulan Evkaf-ı Hümayun Nezaretiyle de bu kontrollerin en üst seviyesine ulaştığı görülmüştür40. Bir başka değişle kütüphanelerin söz konusu kuruma bağlanmasıyla büyük bir ivme kazandığını, geliştiğini ve yavaş yavaş gerçek hüviyetine dönüştüğünü söyleyebiliriz. Yine bu dönemde İstanbul dışında kütüphanelerin kuruluşunun Tanzimat Fermanı ile mümkün olduğunu görmekteyiz41. Sultan II. Mahmut Kütüphanesi de, Osmanlı toprakları içerisinde bu çerçevede kurulmuş bir kütüphaneydi. Bizzat Sultan Mahmut tarafından Kıbrıs Mutasarrıfı (valisi) Ali Ruhi Efendi’ye gönderilen bir fermanla42 müstakil bir kütüphanenin kurulmasını emretmiştir. Mutasarrıf Ali Ruhi de binanın hazırlanmasına, kütüphanenin düzenlenmesine ve halkın hizmetine açılmasını sağlama görevini Kıbrıs’ın ilk Hafız-ı Kütüb’ü olacak olan Hasan Hilmi Efendi’ye verir43.
İsmet Parmaksızoğlu “Kıbrıs Sultan İkinci Mahmud Kütüphanesi44” adlı kitabında, söz konusu kütüphanenin inşasına45 ait masrafların, memur maaşlarının ve diğer masrafların Sultan II. Mahmut’un bizzat kendi gelirinden karşılandığını belirtmektedir46. Buna ilaveten yine ayni masraflara katkı koymak amacıyla Mutasarrıf Ali Ruhi Efendi, El-Hac Ömer Efendi gibi kişiler ya vakfiye yaparak gelirlerini kütüphaneye bağışlamışlar ya da kitap, rahle vb. bağışlarla kütüphanenin güçlenmesini sağlamaya çalışmışlardır47.

Yine Parmaksızoğlu söz konusu kitabında, Sultan II. Mahmut Kütüphanesi’nin Türk kütüphanecilik tarihi açısından önemli bir yer tuttuğuna işaret etmektedir48. Bunu doğrular nitelikteki bulgulara Servet Sami Dedeçay’ın “Kıbrıs’ta Kıbrıslı Türklere Ait Kütüphaneler ve Kitabevleri” adlı kitabında ve 1955-60 yılları arasında Bristish Council Kütüphanesi’nde kütüphaneci olarak görev yapan Edward R. Reid-Smith’in “Books and Libraries” adlı kitabında rastlamaktayız.

Edward, Kıbrıslı Türklerin o dönemde açık sadece 2 kütüphanesinin (Sultan II. Mahmut Kütüphanesi ile Halk Kütüphanesi) olduğunu belirtirken, Servet Sami de Sultan Mahmut’a kadar yani; 1829 yılına kadar ki kütüphanelerin cami, tekke ve medrese içlerinde 100’ü geçmeyen kitaptan oluşan kütüphaneler olduğundan bahsetmektedir.

Parmaksızoğlu Kıbrıs fethi sonrasındaki konu ile ilgili gelişmeleri anlatmakta ve kitabında şöyle demektedir: “Lefkoşa’nın fethinden 150 yıl sonra yapılan bir sayımda bu şehirde 4.000 hane, 16 mahalle, 2 cami-i kebir, 2 cami, 14 mescit, 3, medrese, 4 tekke ve zaviye, 5 hamam, 31 çeşme gibi amme kurumları arasında 6 kütüphanenin de bulunması, Lefkoşa’nın sosyal hayatının övünülecek bir ölçüde geliştiğini göstermektedir”. Yazarın kitabından devamla, Lefkoşa’daki kütüphanelerin H. 1244 (M. 1829)’de yeniden bir revizyona tabi tutulduğundan, önceleri kütüphane-i amire adıyla kurulan kütüphanenin daha sonra halk tarafından isminin değiştirildiğinden bahsetmektedir49.

Servet Sami ise, söz konusu kitabında Kıbrıs’ta kurulan kütüphaneler hakkında kısaca bilgi verdikten sonra Osmanlılar dönemine ilişkin şu bilgileri aktarmaktadır: “Kıbrıs’ın Osmanlılar tarafından fethine kadarki süre içinde, özel kişilere veya Rum ve Latin manastırlarına ait kütüphaneler mevcut olmuş ise de, bu kütüphaneler fetih sırasında ve fetihten hemen sonra, Kıbrıs’ın Rum Ostodoks halkı tarafından ya yağmalanır, ya bulundukları binalarla birlikte tahrip edilirler ya da yakılıp yıkılırlar. Böylelikle, Osmanlı devrinin Kıbrıs’ta başlamasıyla adada hiçbir Latin veya Frank kütüphanesi kalmaz. Ama Rum Ortodoks manastırlarındaki el yazması belgeler ve kitaplar korunur. Kıbrıs’ın en eski kütüphanesinin XI. Asrın sonlarına doğru Cikko Manastırı’nda kurulmuş söyleniyor ise de, 1365, 1542, 1751 ve 1813 yıllarında manastırda çıkan her yangında manastır kütüphanesinin de tamamen yanması önlenemez.”. Servet Sami’nin yapmış olduğu bir diğer tesbite göre ise, adada tek yangın geçirmeyen kütüphane olan Sultan II. Mahmut Kütüphanesi, Feneromeni Kilisesi Kütüphanesi’nin kurulmasına da önderlik ettiğini ifade etmektedir50.

Yine Sultan II. Mahmut Kütüphanesi’nin mimari özellikleri ilgili detaylı bilgileri de Parmaksızoğlu’nun kitabından ziyade Röleve ve Restorasyon Dergisi’nin II. sayısında bulmak mümkünüdür51. Kütüphanenin şimdiki durumuna nasıl geldiği ve diğer konulara (ahşap ve taş kitabe52, orada yapılan törenler, bina üzerine yazan ‘Maşallah’ tabiri vb.) ilişkin diğer detaylı bilgiyi ise hazırlanmakta olan bir başka eserde bulmak mümkündür53.
Kütüphanenin iç mekan özellikleri arasında en ilgi çekici yanı, kuşkusuz “Şairü’l-Şuara” ünvanını almasına hak kazandıran 4854 beyitlik şair Hoca Hilmi Efendi’nin55 kasidesidir56. Parmaksızoğlu, şair Hilmi Efendi’nin kasidesiyle kütüphanenin kuruluş tarihini düşürdüğünü şu beyitlerle tesbit etmiştir:
Simâh-ı cevherînden eyledim tarihini tahrîr
Fünûn ü ‘ilmile şâd oldı bu valâ kütübhâne57

Kütüphane İngiliz döneminde de bir takım çalışmalara örnek teşkil etmiş ve öncelikle Vali Konağı’nda kütüphane kurulmasına çalışılmış ardından da Kıbrıs’ta kulüp kütüphaneleri ile özel kişilerin kütüphane kurması teşvik edilmiştir58. Türkler açısından ise, Servet Sami’nin tesbitine göre, 1953 yılına kadarki dönemde Sultan II. Mahmut Kütüphanesi dışında ciddi anlamda kurduğu kütüphane yok denecek kadar az olduğundan bahsetmektedir59. Bunun da sebeplerini şöyle sıralamaktadır:

Politik ortamın sürekli istikrarsızlığı,
Kıbrıs’ta yaşayan Türklerin eğitim düzeyinin noksanlığı,
Varlıklı Türk sayısının azlığı.
Görülmektedir ki Sultan II. Mahmut Kütüphanesi dışında ciddi bir kütüphanesi bulunmadığı gibi ona da sahip çıkamayan Kıbrıslı Türklerin durumu yerel basında da ortaya konulmakta ve soruna çeşitli çareler aranmaktadır. 1920’lerden bu yana konuyla ilgili birçok makaleler yayınlanmış olup içlerinden bazılarını aşağıya almak suretiyle konuya açıklık getirmeye çalışacağım60.

Doğru Yol Gazetesi’nin61 12 Nisan 1920 tarihli ve “Raşit Ahmet” isimli kişi tarafından “Kütüphaneler ve Fevaidi [yararları]” adlı yazılan makalede konu şöyle anlatılmaktadır; “şimdiye kadar birçok ihtiyacat-ı medeniyyetimiz arasında en ziyade ihmal ettiğimiz hayati bir meselede bir kütüphane-i milli tesisine atf-ı ehemmiyyet etmediğimizdir. Ümit ederiz ki erbab-ı ilm ve servet bu meseleyi layık olduğu ehemmiyyetle telakki ederek teşkil ve tesis için sarf-ı gayret edecektir. Bizim kanaatimiz o merkezdedir ki bu maksad-ı mühimm için teşkil edecek bir cemiyyet, bir program dairesinde ibraz-ı faaliyyet ederse, az zaman zarfında memleket için vücuda elzem olan böyle bir müessesenin vaz‘ esasına muvaffakiyyet elverecektir. Bu uğurda ilk hatveyi atacak olanlar bu memleketin münci-i hakikileri olacakları vareste-i beyandır.”

Yine ayni gazetenin62 20 Aralık 1920 tarihli ve “Mehmet Remzi” imzalı ve “Cennet-mekan Sultan Mahmud-ı Ali ve Kütüphanesi” başlıklı makalesinde şöyle demektedir: “kütübhane-i Ali’yi ziyaret edenler cidden kalplerinde acı ızdıraplar hissederler. Kütüphanede ne oturmaya layık bir mahal ve ne de intizama delalet edecek bir eser meşhuddur. Kütüphane bucaklarında fersudelenmiş yüzlerce kitaplar bulunduğu gibi teneffüs odasında da bundan daha asar-ı muhalledenin parçalanıp dağıtıldığı kemal-i teessüfle müşahede olunmaktadır. Kütüphane kapısının üst tarafında büyük itina ve ihtimamlarla yerleştirilen mahkuk taşlar yere düşüp parçalanmıştır. Mümkün ise riyasetiniz tahtında bir komisyonun teşkili ile kütüphane-i mezkurun hal-i muhtazam asliyyesine vaz‘ı hususunda delalet ve himmetinizi taşnekan-ı ilm ve irfan namına rica eyleriz. Taht-ı riyasetinizde teşekkül edecek komisyon elbette buna bir çare-i hal bulur ve bu memlekete unutulmaz bir fiil-i hayr temin etmiş olursunuz.”
Bir diğer gazete küpürüne Kıbrıs Vakıflar İdaresi arşivinde rastlamakta ve geçen süre zarfında yerel basında yapılan telkinlerin etkisinin geç de olsa gösterdiğini anlamaktayız63.
1927 yılına ait “Sultan’s Library, Librarians Appointment Of” adlı dosyada Birlik Gazetesi’nden alınma küpürde, kütüphane hakkında şunlar yazılıdır: “ahiran şehrimizi teşrif ve vilayet dairesinde misafir bulunan İngiltere Hariciyye Nezareti mensubininden hafız-ı kütüb Mister Gaselee Sultan Mahmut Kütüphanesi’ni ziyaret eylediklerinde gördükleri tertip, temizlik ve intizama hayran oldular ve böyle bir kütüphaneye İslam aleminde ilk defa tesadüf ettiklerini bi’l-beyan Evkaf İdaresi’ni ve hafız-ı kütübü tahriren takdir ve tebrik ettiler.”
Görülmektedir ki ziyaret öncesinde yapılan hazırlıklar arasında kütüphaneci münhallerinin açılması önemli bir yer tutmakta idi. Evkaf delegesi Münir Bey tarafından Koloniyal Sekreterliği’ne yazılan 8 Aralık 1927 tarihli resmi yazıda, ihtiyaç olan münhallerin doldurulması istenmiş ve 16 Nisan 1927 tarihinden itibaren geçici olarak görev ifa eden M. Ratip Efendi ile 1 Ekim 1927’den itibaren geçici görev ifa eden Ahmet Fehim Ali Efendi’nin atanması önerilmiştir64. Koloniyal Sekreterliği’nden de 997/07 no’lu yazıyla gelen cevapta, bu istek olumlu karşılanmış ve atamalar onaylanmıştır65.

Kütüphaneyi ziyaret eden Mister Gaselee’nin mennuniyetini yazdığı mektupla bizzat bildirmesi, yapılan hazırlıkların olumlu olduğunu teyit etmesi açısından önemlidir. Söz konusu Gaselee’nin Evkaf delegesi Münir Bey’e yazdığı mektup aynen şöyledir:

“8 Nisan 1928
Hükümet Binası-Kıbrıs
Azizim Münir Bey,
Cuma günü bize kütüphaneyle diğer merak konusu şeyleri gösterdiğiniz için lütfen benim ve eşimin en iyi teşekkürlerini kabul buyurunuz. Kütüphanecinizin yaptığı işten cidden çok etkilendim ve gerçekten Londra’ya geldiğiniz zaman Batılı oryantalistlerin bildiği sonucu nasıl yapabileceğimiz hakkında düşünmeliyiz. Londra’daki adresim kolay ve hatırlanabilir. Nasıl olmasa Dışişleri beni her zaman bulabilir; bana gelişinizi bildireceğinizi umarım. Birlikte yemeğe çıkıp bir Bridge oyunu oynamalıyız ve belki de size başka yönden de faydalı olabilirim. Tekrar, tekrar teşekkür ediyorum, lütfen inanınız. Saygılarımla

Stephen Gaselee”

İngiliz döneminde kütüphane ile içerisindeki kitapların tamirat geçirdiğini görmekteyiz66. Kütüphanenin tamiratı sırasında matbu ve yazma kitapların zarar görmemesi maksadıyla taşınması67 ve içlerinde tamire muhtaç olanların Kıbrıs Müzesi’ne taşınması için 350 İngiliz Pound’luk bir meblağa ihtiyaç duyulduğunu yine ayni dosya içerisinde bulunan belgelerden anlamaktayız68.

Kıbrıs sahip olduğu her türlü yeraltı ve yerüstü zenginliğinin 19. yy’dan başlayarak 20. yy’da yoğunlaşan süreçte69, günümüzde de farklı şekilde varlığını sürdürdüğünü basında yer alan haberlerden anlamaktayız. İşte bu noktada konumuzla bağlantılı 17 Kasım 1997 tarihli Ortam Gazetesi’nde “Selimiye Yağmalanıyor” başlıklı çıkan haber, hem kütüphane hemde içerindeki kitaplar için bir dönüm noktası olmuştur. Gerçi hala daha kütüphane için gerekli çalışamalrın yetersizliği ortadayken, içerindeki kitapların akıbeti kütüphanenin ki gibi olmadı. Basına yansıyan haberlere müteakiben birbirini izleyen resmi yaşızmaların ardından, KKTC Milli Arşiv ve Araştırma Dairesi’nde oluşturulan özel bir odada toplanan bütün matbu ve yazma kitaplar, bugün hala da orada varlığını sürdürmekte ve gerekli işlemlerin ardından orjinal yerine dönüş vizesini almayı beklemektedir.

O günkü koşullarda Milli Arşiv’e taşınan kitapların sayısı itibariyle bakıldığında karşımıza çelişkili kitap sayıları çıkmatadır.

Parmaksızoğlu Kütüphaneye kitap bağışlayanların isimleri ve bağışlanan kitap sayılarını şöyle vermektedir:

Sultan Mahmut 80 cilt
Berber-zade Hacı Mustafa Hulusi Efendi 80 cilt
Ali Ruhi Efendi 19 kalem eşya ve Kur’an-ı Kerim
Kethüda Bey 2 parça eşya ve 1 cilt
Seyyit Haci Mehmet Ağa 1 cilt
Şeyhü’s-Seb‘a Kütüphanesi 67 cilt
Hacı Hüseyin Efendi 2 cilt
Ayasofya Kütüphanesi 14 cilt
Arap Ahmet Paşa Kütüphanesi 11 cilt
Meçhul 18 cilt
Tekeli Garra Efendi 8 cilt
Bakkal-zade 11 cilt
Karakaş-zade Hacı Osman Efendi 11 cilt
Kutup Osman Efendi; Şeyh Hacı Mehmet Efendi 5 cilt
Tıfli Efendi; Bulgari Eefndi 223 cilt
Kıbrısi Şeyh-zade Hacı Mustafa Efendi 78 cilt
Kıbrısi Hacı Ömer Efendi 28 cilt
Kıbrısi Hacı Ömer Efendi adına 3 cilt
Hacı Mustafa-zade Seyyit Ali Efendi 33 cilt
Ali Bahri Efendi 13 cilt
Bakkal-zade 50 cilt
Karakaş-zade Osman Efendi 98 cilt
Kıbrıs Müftüsü Hasan Hilmi Efendi 35 cilt
Kıbrısi Hacı Ömer Efendi adına 186 cilt
Kıbrısi Hacı Ömer Efendi adına 90 cilt
Hacı Sadık Efendi 26 cilt

Parmaksızoğlu’na göre toplam 1173 adet olan kitap sayısı, Servet Samiye’göre 1182 adettir. Kıbrıs İslam Yazmaları Kataloğu’ndaki kitap sayısı ise 1800 civarından verilmektedir. Şahsımın yaptığı araştırmadaki tesbitime göre 1632 ve kayıtsız ilave 158 adetle toplam 1790 adet kitaptır70. Yine ayni dosyada bulunan 8 no’lu belgede 17 adet eksik kitabın isimleri de verilmektedir. Yine Servet Sami söz konusu kitabında kütüphanede farklı zamanlarda yapılan kitap sayılarını da şöyle vermektedir:

1958’de, 1500 kadar kitap,
1964’de, 1600 kadar kitap,
1967’de 1887 kitap bunların 30 tanesi el yazması,
1968’de 1877 kitap,
1975’te 1638 kitap,
1990’da 1861 kitap.
Görülmektedir ki farklı farklı kitap sayılarının çıkması kütüpphane içerisindeki kitapların kaybolmasıyla ilişkili olabileceği gibi, yapılan bağışlarla da olabilmektedir. Ancak burada gerek Parmaksızoğlu ile Servet Sami ve gerekse de Kıbrıs İslam Yazmaları Katoloğu’nu hazarlayanların71 yararlandıkları kaynağın kütüphanenin vakıf defteri olduğu benzer ifadelerle teyit edilmektedir. Ancak kendi tesbitime göre orjinal kütüphaneye ait kitap listesini karşılaştırdığım zaman, diğerlerinin başlagıçlarıyla yani; ilk bağışlayanın ismiyle, hatta kitap sayılarıyla bile uyuşmadığı görülmektedir. Örneğin tarafımdan tesbiti yapılan ve Kıbrıs Şeyh-zade El-Hac Mustafa Efendi ile başlayan kayıttaki orjinal kitap listesi, diğerlerinde Sultan II. Mauhmut’un bağışladığını görmekteyiz. Daha da garibi ise verilen kitap sayıların ayni isimle olmasına rağmen farklı olmasıdır72.

Tesbitini yaptığın bir başka kütüphane listesinde ise sayı 1649 olarak verilmektedir. Söz konusu 1927 ve 1929 yıllarına ait olan liste defterleri 33 cm uzunluğunda ve 21 cm genişliğinde olup, biri 40 diğeri de 45 yapraklıdır. Konu başlıklarına göre ve güzel bir rika yazısıyla tutulmuş iki ayrı deftere farklı tarihlerde kayıt yaplmış olan kitapların listesi yanında, kütüphanede bulunan eşyaların detaylı kaydı da verilmektedir.

1927 ile 1929 yıllarına ait kitapların listelerinin tutulduğu defterleri Hafız-ı Kütüb-ı Evvel sıfatıyla Mehmet Ratib73 tarafından tutulmuştur. Mehmet Ratib’in kendi ifadesiyle tuttuğu kayıt şöyledir: “işbu fihritte muharrer bi’l-cümle kütüb ve eşyayı teslim eylediğimizi mübeyyen, işbu mahale şerh ve imza eyleriz. 1 Teşrin-i Evvel 1927”.

Sonuç olarak görülmektedir ki Kıbrıs Türk toplumunun köşe taşı durumundaki Sultan Mahmut Kütüphanesi içerisinde bulunan kitapların sayılarından çok içeriklerinin köklü geçmiş tarihimizle bağlantısından dolayı daha da önem kazanmaktadır. O açıdan günümüzde kitap sayılarının basına yansıyan veya bir başka sebeple azalması içeriklerinden daha az görülse bile yine de bu bize geçmişe sahip çıkamayışımızın ipuçlarını verebilmektedir.

17 Şubat 2008 Pazar

KIBRIS’TA BİR AMERİKAN KONSOLOSU

Mustafa Kemal KASAPOĞLU*

Konu ile ilk defa arkeolog dostum Hasan Tekel’den aldığım bilgi doğrultusunda ilgilenmeye başladım. O kadar enteresan bilgiler aktarıyordu ki, sohbetlerimizin tadına varılamıyordu. Elbette ki burada onun mesleki bakış açısı ve düşüncesiydi beni cezbeden. Sonunda, mesleğimin de uygun olmasından faydalanarak bu konuyla ilgili olarak çalışmalara başladım.

Söz konusu Amerikan Konsolosu Luigi Palma de Cesnola’nın 10 yıl süreyle konsolos olarak çalıştığı Kıbrıs’ta yaptığı kaçak kazılar neticesinde yurt dışına kaçırdığı antikaların, tarihi eserlerin bugün özellikle ve çoğunlukla New York Metropolitan Müzesi yanısıra Amerika’daki tüm diğer müzelere de dağıtılmış olması konunun araştırılması için bana bir zemin hazırladı. Zaten tarih sayfalarını şöyle bir karıştıracak olursak görülücektir ki, Kıbrıs Adası gerek bulunduğu matematiksel konumu ve gerekse de stratejik önemi dolayısı ile hep bir üs görevi görmüştür. Ancak burada belgeleriyle ortaya koyacağımız çalışmada bunun bir farklı yönünün de incelenmesi gerektiğinin altını çizmeye çalışacağım. Bu da adanın zengin kültürel boyutunun ön plana çıkmasıdır. Zira, söz konusu zatın yaptığı antika hırsızlığı diğerlerinin ki gibi küçük çaplı değildi. Bunu daha da ilginç hale getiren ise, Palma De Cesnola’nın Kıbrıs’ta konsolos olarak görev yapmasıydı.

İsterseniz konuya bizzat kendisi tarafından yazılan ve Kıbrıs’ta kaldığı 1865 - 1875 yılları arasındaki 10 yıllık süre zarfındaki çalışmalarını değerlendirdiği kitabında1 kaleme aldığı şekliyle başlayalım; “Benim de yer aldığım Birleşik Devletlerdeki sivil savaşın sonuna değin ve trajik ölümünden birkaç gün önce Başkan Lincoln tarafından Kıbrıs’a konsolos atandım. Onbeş günlük fırtınalı bir yolculuktan sonra - o zamanlarda her onbeş günde bir Kıbrıs’a giden tek düzenli gemi olan Avusturya bandıralı Lloyd buharlı gemisiyle - Ancona’dan 1865 Noel günü adaya ulaştım.2” diye anlattığı birinci bölümde Cesnola ayak bastığı Larnaka kasabası ile ilgili olarak da ilk izlenimlerini kitabında şöyle anlatmaktadır; “Müstakbel resmi ikametgahım olacak Larnaka kasabasıyla ilgili teknem demirleyeceği yere yavaşça yol alırken, edindiğim ilk izlenimi hiçbir zaman unutmayacağım. Gün bulutlu ve deniz de çok dalgalıydı. Acık bir körfez dışında liman olmadığı için, kıyıdan 1 mil kadar içeriye demir atıldı. Uzaktan kasaba terkedilmişliğin mükemmel bir resmi gibi görünüyordu; yaşam izi, birkaç tane yasta imişcesine dalları sarkan hurma ağacı dışında görünen bir bitki örtüsü yoktu. İlk düşündüğüm şeyin gemide kalıp da terkedilmiş görünen adaya inmemek olduğunu itiraf ediyorum.”3
İkametgahına yerleşmesinin ardından Palma De Cesnola, Larnaka’nın tarihçesi ile ilgili olarak da kitabında şöyle bilgiler vermektedir; “İsmini, kısmen üzerlerinde eski mezarlardan alan Larnaka, modern bir kasabadır.


Türklerin Kıbrıs’i fethinden beri var olmuş ve Kıbrıs’ın bazı eski şehirleri gibi birbirinden yirmi dakika yürüyüş uzaklığında iki ayrı bölgeye bölünmüştür. Kıyıda bulunan bölümüne “Marina” denir ve bu arada esas Larnaka ise üç çeyrek mil kadar içeridedir. Kırk veya elli yıl önce konsolosluklar Larnaka’da idi. Ayni dönemde “Marina” öteye beriye dağılmış, birkaç ev ile cephanelikten oluşuyordu. Ancak özellikle İngiltere sayesinde Yunan takımadalarındaki korsanların - ki burayı talan ediyorlardı - tükenmesiyle bütün “Marina” adanın ticaret merkezi haline geldi. Yarım mil boyunca sahil şimdi özel meskenlerle bezenmiştir. Geniş bir pazarı, muhtelif kilise ve camileri ile her sene genişlerken bütün yabancı konsoloslar, “marina”‘da denizden birkaç ayak geride alçak gönüllü ve gösterişsiz yerde ikametgahlarını yapmışlardı. ”4

Yavaş yavaş adaya ısınan Cesnola’nın zengin arkeolojik bulguların keşfine çıkarak kaçak kazılara başladığını görmekteyiz. Kitabında da bu konuda detaylı bilgiler vermekle beraber, özellikle arkeologlar tarafından yaptığı kazıların çok da bilimsel olmadığı görüşü yaygındır. Bunu Kıbrıs Arkeolojisinde önemli yer tutan Max-Ohne Falsch-Richer ve Hans - Günter Buchholz adlı iki arkeolog da belirtmektedir.5 Max -Ohne Falsch - Richer’in kendi yaptığı kazı ve araştırmalarını topladığı albümünden anlaşıldığına göre, Kıbrıs’taki çalışmalarını anlatmak ve konu ile ilgili olarak bir dizi konferanslar vermek üzere gittiği Amerika’nın müzelerinde Cesnola’yı eleştirmiş ve yaptığı kazıların bilimsel olmadığını açık ve net olarak ifade etmiştir.6 Yine ayni kitabında yazar, kendisi gibi arkeolog olan Hans - Günter Buchholz’un Cesnola ile ilgili olarak düşüncesini şöyle aktarmaktadır; “Cesnola yaptığı kazılarını ne iyice değerlendirebilmiş ne de iyi bir kayıt tutmuştur. Cesnola kendisini ünlü Truva’yı kazan arkeolog olan Cshliemenn’e (İşliman) benzetmektedir.”

Buradan da açıkca görülmektedir ki Kıbrıs Arkeolojisi’nde önemli bir yere sahip olan her iki arkeoloğun da belirttiği üzere Cesnola’nın Kıbrıs’ta yaptığı gelişi - güzel kazılarının bilimsel değeri tartışma götürmektedir. Ancak yine de bugün başta Metropolitan Müzesi olmak üzere tüm Amerikan müzelerinde sergilenen Kıbrıs’ın tarihi eserlerine bir göz atıldığında yabana atılmayacak değerdeki bu eserlerin kaçırılması tüm insanlık tarihi adına bir talihsizlikti diye düşünmekteyim.Bu kısa girişten sonra konumuza vesile olan ve Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’nün İstanbul’daki Osmanlı Arşivlerinde yaptığım ve konu ile ilgili olarak tespit edebildiğim 36 adet Osmanlı Türkçesi ile yazılmış belgeleri incelemek suretiyle konuyu daha da aydınlatmaya çalışacağım.

Konsolos Cesnola’nın kaçak kazıları adaya geldiği günden itibaren devam etmiş, ancak çok aşırı miktarda kazılarının devam etmesi nedeniyle yerel yöneticilerin dikkatini çekmiş ve ilgili yerel yöneticiler tarafından şahsına değilse bile, çalıştırdığı adamlarına kısıtlamalar hatta tutuklamalar ile tepkiler gelmeye başlamıştı. Söz konusu konsolosun kaçak kazılarına nasıl ve ne zaman başladığına dair ipuçlarını da kendi ifadesiyle kitabında bulmak mümkündür. Buna göre; “önce amatör şekilde, sonradan ciddi projeler olarak araştırmalarıma bu tümsekte, 1866 yılında başladım ve adanın her yanına yaydım. Larnaka’da kalışım esnasında 3000’den fazla mezar tetkiki yaptım ki bunlar ‘marina’’nın batı kıyısında olup, hepsi de M.Ö 400 ile M.S 200 yılları arası Yunan dönemine aitti.7”

Özellikle aşırı miktardaki yapmış olduğu kaçak kazıların Müslüman halk tarafından nasıl göründüğüne dair yine kendi kitabında vermiş olduğu örnek de dikkat çekicidir. Buna göre; “Kadı, Mutasarrıfı’na bir mektup göndererek, bu kazıların hemen durdurulmaması halinde köydeki bütün tarlaların delik deşik edilip verimsiz yapılacağını ve Osmanlı Hükümeti’nin onlardan gelir sağlayamayacağını yazdı.” diye bildirmektedir. Cesnola kitabında ayrıca Müslümanlarca kutsal sayılan Hala Sultan Tekkesi yakınlarındaki kazılar yaptığı sırada kendisine karşı gelişen ve büyüyen bu tepkinin arkasında Vali’nin gönderdiği mektubun büyük etkisi olduğunu belirtmektedir.

Cesnola bu olayı kitabında şöyle anlatmaktadır; “Tuz Gölü’nün güney batısında Muhammed’in kızkardeşi Fatma’nın gömülü olduğu söylenen ve bu nedenle Müslümanlarca çok derin bir hürmet gören bir Türk camisi veya tekkesi civarında küçük bir yükseltide bir başka tapınak vardı. 19 inç derinde beyaz mermerden kase ve patarae parçaları buldum. Çevrelerinde Finike yazıları vardı. Bu Finike tapınağının temelleri 3 ½ ayak derinde bulundu; ayrıca bulunan, Kıbrıslıların bugün kullandıkları kireçli plakalara benzer ama onlardan büyük plakalardan oluşmuş kaldırım yutları, uzunluğu 3 ayak 9 inç, genişliği 3 ayak 4 inç ve kalınlığı da 4 inç kadardı. Temeller kırık bir durumda bulunmuştu ve daha önceden taşçılar tarafından tahrip edilmişti. Konik bir tümseğin üzerinde duran bu tapınakla, pişmiş balçıkların bulunduğu tepe arasında -ama ikinciye daha yakın bir yerde 1870’de kazıcılarımdan birisiyle onun arkadaşları üzeri kurşun bir kalıpla kapanmış- bronz bir vazo buldular. Bu vazonun çatlağından birkaç altın sikke düşünce kazıcılar kavgaya başladı ve avanakca vazoyu tamir edilemez bir duruma soktular. Sonuçta Philip ile oğlu İskender’in 990 tane sikkesini buldular.8”
Yine konsolosun kendi kitabında keşfine vardığı muhteşem zenginliği yeterince elde edemediğine ve bundan şikayet ettiğine de tanıklık etmekteyiz. Bu sitemini şu ifadelerle belirtmektedir; “Larnaka civarında birkaç denemeden sonra Kıbrıs’ın güney sahili boyunca seyahat ettim. Amathus’la Baf’ı ve bunlara komşu yerleri gezdikten sonra o kanıya vardım ki; emrimde yeterince para olsaydı, bu kalıntıların bazılarını başarıyla araştırabilirdim. Hem Avrupa’da hem de Amerika’da tanıdığım kişilere taşıdığım planlarınımı açıkladım. Ama bunlardan hiç birisi böylesine şüpheli ve pahalı bir girişime atılmak ister görünmedi. Araştırmalarıma devam edebilme ümidini kaydeber gibi olduğum bir zamanda, bütün bu ümitlerime ebediyen son veren bir olay oldu; yine de sonuç tam tersi oldu.9”

Konsolos Cesnola lehine bu gelişmeler olurken, Osmanlı İdaresi altındaki Kıbrıs’ta da bazı gelişmelerin olduğunu görmekteyiz. Zaten bildirimizin de ana konusunu oluşturan söz konusu Osmanlı belgeleri açıklamadan önce, konsolos aleyhine yerel yöneticilerin aldıkları önlemleri ve onlar hakkındaki kişisel görüşlerini de isterseniz yine kendi kitabında yazar nasıl aktarmış bir bakalım; “Larnaka Kaymakamı, mutad olduğu üzere, bana niyetini beyan etmeden kazıcılarımdan ikisini tutukladı. Hemen ondan izahat istedim. Bana bir ferman olmadan kazı yapmanın kesinlikle yasak olduğunu bildirdi. Kıbrıs’ta kazı yapmak için fermana gerek olduğu fikrinin yeni olması lazım geldiğini, çünkü bunu daha önce duymadığımı söyledim. ‘O benim işim değil’ dedi, ve hiçbir ricam adamlarımı serbest bırakması için ikna etmedi ve keyfi olarak yargısız bir şekilde onları birkaç gün gözaltında tuttu. Kıbrıs’ta adi suçlardan yatanların kendi yiyeceğini temin edebilmesinin engellenmesi ya da aç kalması zorunluluğu olduğu düşünülür ise, buna ailelerinin de günlük olarak onların desteğine ihtiyaç duyduğu eklenilirse, bu cezanın zorluğu ve adaletsizliği kolaylıkla anlaşılabilir. O günden sonra Larnaka Kaymakamı Cenab Efendi’ye karşı bir kinim oluştu ve ilk fırsatta ondan öç almak için kendi kendime söz verdim. Fazla da beklemedim. Bir sabah ‘marina’’nın tanınmış Türklerinden birisi gelip onu Amerikan Konsolosluk muhafızı olarak atamamı istedi ve devamla kaymakamın ona karşı kişisel bir kini olduğunu, onu askere aldıracağını anlattı. Cenab Efendi ile hesabımı düzeltme şansını bu kadar erken bulduğuma memnun oldum ve Mustafa Fevzi’yi muvazzaf ayrıcalıklı bir Amerikan memuru olarak tayin ettim.


Kaymakam bu haberi alınca küplere bindi ve Türkvari bir biçimde bana gelip en tatlı tavırlarıyla başka bir seçim yapmam için beni iknaya çalıştı. Mustafa’dan başkasını seçmem halinde kazı işlerime müdahale etmeyeceğini vaad etti. Ama ona güldüm ve kesinlikle başka birini almayı reddettim.10”
Yavaş yavaş yerel yetkililerle çatışmaya başlayan Palma de Cesnola’nın bunun çözümü için ise geliştirdiği metot hakkında da kitabında ayrıntılı olarak verdiği bilgileri gözden geçirmek yerinde olacaktır sanırım. Zira bunun cevabını XIX. yy. son yarısında ve XX. yy. başlarında Osmanlı Hükümeti’nin içinde bulunduğu sosyal, ekonomik ve siyasal yapısında kolaylıkla görülebilir.

Bunu yine kendi kitabından takip edersek; “Meslektaşlarımla kavazım Mustafa’yı geri almak için nasıl bir önlem alacağımı ve nasıl başarılı olacağımı merak etmeye başlamıştım. Gerekli formalite işlemleri olarak kaymakamdan adamımın geri verilmesini istedim ve tahmin edileceği gibi başarısız oldum. Ondan sonra onu bir protesto ile Kıbrıs’ın Mutasarrıfı’ndan (Genel Vali) istedim. Ve sonuç yine ayniydi. Kaybedilecek bir zaman yoktu. Bab-ı Ali’deki Amerikan Bakanı’mız sayın Edward Joy Morris’e şikayet etmek için ilk vapurla İstanbul’a gitim ve ona bütün olayı anlattım. Takip etmiş olduğum yolu tamamen onayladığını söyledi ve en sert bir şekilde taleplerimi ileteceğine söz verdi ve akabinde de sözünü tuttu. İstanbul’daki Türkler için taleplerim çok ağırdı ve Vezir-i Azam Ali Paşa taleplerimi örtbas edebilmek için karma bir komisyonun Kıbrıs’a gönderilmesini ve durumun yerinde tetkikini önerdi. Mr. Morris’de bunu hemen kabul etti. Türk yetkililer astlarının savlarını ispat etmek amacıyla baştan savma cevaplar vereceğine güveniyordu. Ama Amerikan Komiseri sayın Augustus J. Jhonsonun bilinçli hareketi -ki o zaman Beyrut’ta Başkonsolostu- davada tamamen benim lehime karar çıkarttı. Larnaka körfezine iki Amerikan savaş gemisi “Ticonderaga” ve “Canadaiqua” adlı gemilerin eşzamanlı gelişi Mr. Morris’in Bab-ı Ali’ye vermiş olduğu ve taleplerimizin kabul edilmeyişi halinde Amerikan bayrağının indirileceği ile ilgili iltimatomu, Osmanlı Hükümetini bütün taleplerimize boyun eymeye zorladı. Kıbrıs’taki Vali ve yerel diğer yetkililerin keyfi tutum ve hareketlerini kısıtladı ve istemeden de olsa onlar, bize verilen aşağıdaki belgeyle isteklerimizi kabul ettiler.”

Söz konusu Osmanlı Hükümeti tarafından verilen belge aşağıdaki gibidir:

Cenab Efendi’nin Larnaka Valiliği’nden azledilmesi ve Osmanlı Hükümeti çerçevesinde memuriyetinin ebediyen yasaklanması,

Mustafa Fevzi’nin geri verilmesi ve resmen Amerikan Konsolosluk Muhafızı olarak tanınması,

Larnaka Kalesi’ndeki Amerikan bayrağına 21 pare topla selam verilmesi,

Amerikan Konsolosu’nun izni olmadan Türk polisinin hukukdışı bir tutum ve hareketle evine girdiği Amerikan Dragomanına 10. 000 kuruşluk tazminat verilmesi,

Kıbrıs Mutasarrıfı’nın ‘yaptığı hata’ için Amerikan Konsolosu’ndan özür dileyen bir resmi mektup yazması.11
Cesnola yukarıda Osmanlı Hükümeti tarafından verilen bu belgeye rağmen bununla da kalınmadığını ve bir ek antlaşmanın daha yapıldığını hatta Kıbrıs Mutasarrıfı’nın yerine bir başkasının atandığını da kitabında şu ifadelerle belirtmektedir; “Ayrıca Sadrazam ile Amerikan Bakanı arasında varılan bir diğer antlaşmada da Kıbrıs Mutasarrıfı’nın mesele kapandıktan sonra, Kıbrıs’tan alınarak başka bir yere gönderilmesi vurgulanmıştı; gerçekten de 1 ay sonra İstanbul’dan yeni bir Paşa gelip onun yerini aldı.12”

Görülmektedir ki XIX. yy. sonları ve XX. yy. başları itibariyle Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu durumu en iyi yansıtan ve bu durumdan olabildiğince faydalanan devletlerin - sadece Amerika değil - yaptıkları ya da yaptırdıklarını en iyi ifade eden cümlenin Cesnola’nın kendi kitabında da söylediği gibi, şu cümlesinde net bir şekilde bulmak mümkündür; “Öylesine kaba ve selamlanacak bir dersten sonra bu adanın Türk yetkilileri Amerikan Konsolosuna karşı olan tutumlarında son derece nazik oldular ve bu bana onların milli bir atasözlerini hatırlattı: ‘Bükemediğin eli öp’”13 idi.


Kısaca olarak ifade edebilirim ki, söz konusu XIX. yy. ile XX. yy.’da Osmanlı’nın içinde bulunduğu durum itibariyle14 yaşadığı çok yönlü sorunlara rağmen, hiyarerşik yazışma düzeni köklü devlet yapısından dolayı çalışmakta ve biz araştırmacılara halen daha araştırmalarımızda yol gösterici olabilmektedir. İşte buradan hareketle dünyada eski eser kaçaklığı alanında adı bilinen ve sıkça telafuz edinen Palma de Cesnola’nın Kıbrıs’ta görev yaptığı 10 yıllık süre zarfında Kıbrıs Mutasarrıfı ve yerel yöneticiler tarafından merkeze gönderdikleri yani; İstanbul ile yaptıkları yazışmaların özetlerini vermek suretiyle bildiriyi tamamlamak istiyorum.

Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık Devlet Arşivleri’ne bağlı İstanbul’daki Osmanlı Arşivlerinde yaptığım araştırma yaklaşık 36 adet belge iki farklı ana gruptan oluşmaktadır. Belgeleri kendi içerisinde tasnif ederek ve başta da ifade edildiği üzere Cesnola’nın Kıbrıs’ta yaptığı eski eser kaçakcılığına ilişkin Kıbrıs Mutasarrıfı’nın, yerel yöneticilerin ve Osmanlı Hükümetin nasıl bir bakış açısıyla baktığını açıklamaya çalışacağım. Buna göre ilk grup belgeler aşağıdaki gibidir.

1. A, L, M, N ve O no’lu belgeler15;
Bu belgeler, Şura-yı Devlet (bugünkü Danıştay)’ten çıkan kararların özetlerini içeren dökümanlardır. Buna göre;

A no’lu belgede;

4 Şubat 1290 (15 Şubat 1875) tarihli ve 139 no’lu defter numarasıyla İçişleri Dairesi’nin kararıyla “Tuzla Kasabası’nda bulunan Amerikan Konsolu tarafından yaptırılan duvar hakkında” özet bilgi vermektedir.
Ayrıca bu belgede gönderilen belgeye bir telgraf cevabı geldiği de kaydedilmiştir. Belgenin dipnotunda da söz konusu durum için yine Dahiliye Dairesi’nin kararıyla
7 Muharrem 92 (13 Şubat 1875) tarihli bir Sadrazam Emirnamesi’nin yazıldığı ilave edilmiştir16.

L no’lu belge;

“Kıbrıs’ta bulunan Amerikan Konsolosu’nun eski eser arama, araştırma ve kazı yapma izninin sorulmasına ve danışılmasına dair” bir bilgi özetini içermektedir. Belgede 12 Kanun-ı Evvel 90 (24 Aralık 1874) tarihinde ve 136 no’lu deftere kaydedildiği açıklanmaktadır. Ayrıca belgede Kıbrıs Mutasarrıflığı’ndan konu ile ilgili bir telgraf geldiği de yazmaktadır.
Yine belgenin dipnotunda Padişahın emri ve Dahiliye Dairesinin kararıyla 133 adet konuyla ilgili belgenin Maarif Nezaret Dairesine gönderildiği yazmaktadır17.

M no’lu belge;

Yine “Tuzla Kasabası’nda bulunan Amerikan Konsolosu’nun Tuzla’daki ikametgahı yanında yaptırdığı duvara, çeşmeye, parmaklığa ve bunlara harcadığı paralara” ilişkin özet bilgiler içermektedir. Ayrıca belgenin 21 Kanun-ı Evvel 90 (2 Ocak 1875) tarihli ve 137 no’lu defter numarasıyla kaydedildiği de ilave edilmektedir.
Özet bilgi içeren belgede ayrıca Kıbrıs Mutasarrıflığı’ndan da bir telgrafın geldiği ve Sadrazam emirnamesinin suretinin kaydı da bulunmaktadır. Belgenin dipnotunda ise bu durum için evrağın Dahiliye Dairesine 9 Şevval 91 (19 Kasım 1874) tarihinde verildiği yazılmaktadır18.

N no’lu belge;

“Kıbrıs’ta Amerikan Konsolosu’nun dışarıya kaçırdığı eski eserler” ile ilgili bilgi özeti ile “Kıbrıs Mutasarrıflığı’nın konu ile ilgili olarak yazışmalarını” içermektedir.
Ayrıca belgenin üst tarafındaki der - kenardan (dipnot) da yine Dahiliye Dairesinin kararı, 260 no’lu ve 9 Receb 91 (1 Eylül 1874) tarihli yazısında Sadrazam emirinin Sarazamlık makamına yazıldığını bildirmektedir19.

O no’lu belge;

“Kıbrıs’ta Amerikan Konsolosu’na yeni çıkan kanuna göre araştırma yapması gerektiğinin sefareti tarafından kendisine kesinlikle bildirilmesine dair” bilgi özetini çermektedir.
Ayrıca bu konu ile ilgili olarak Kıbrıs Mutasarrıflığı’ndan 23 Eylül 90 (18 Nisan 1873) tarihli gelen evrakların dökümünü de vermektedir.
Belgede ilaveten üst der - kenarında (dipnot) ise söz konusu konu ile ilgili olarak Dahiliye Dairesi kararıyla kararnamenin saklanması gerektiğini açıklamaktadır20.

2. G, H, I, Ö ve P no’lu belgeler;

Bu belgeler, Kıbrıs Mutasarrflığı makamından Sadrazamlık makamına gönderilen telgrafların özetlerini içeren dökümanlardır. Buna göre;

G no’lu telgraf;

Kıbrıs Mutasarrıf’ı Mehmet Nazif tarafından Sadrazamlık makamına 14 Eylül 90 (26 Eylül 1874) tarihinde gönderilen bu telgrafta; “Kıbrıus’ta ikamet eden Amerika Konsolosu’nun eski eser araştırmasına ve kazı yapmasına izin verilmemesine ilişkin 27 Receb 91 (9 Eylül 1874) tarihinde Sadzaman’ın emrini içeren bir emirname gelmesi sebebiyle, söz konusu kişiye 1 yıl süreyle padişah tarafından verilen 11 Rebiü’l-Evvel 90 (9 Mayıs 1873) tarihli ferman uyarınca 5 aydan bu yana bütün adada yaklaşık yüz işçi ile yaptığı araştırma ve kazıların yerel yetkililere haber verilmeden yapılması dolayısıyla bazı zorlukların çıktığı” ifade edilmektedir.
Telgrafın devamında da “Adı geçen fermanın bundan sonra geçersiz olup olmayacağının danışılmasına ve eğer yine yıl sonuna kadar izin verilecekse araştırma ve kazıların yeni kanuna göre uygulanacağının kendisine sefareti tarafından bildirilmesine dair21” bilgiyi içermektedir.

H no’lu telgraf;

Yine Kıbrıs Mutasarrıf’ı Mehmet Nazif tarafından Sadrazamlık makamına 19 Kanun-ı Evvel 90 (22 Aralık 1874) tarihinde gönderilen telgrafta; “Tuzla Kasabası’nda bulunan Amerikan Konsoloshanesi önünde Amerikan Konsolosu tarafından inşa olunan duvar ile içine yapılan çeşme ve etrafının da ahşap çevrilen parmaklığa söz konusu kişi tarafından 6.000 kuşurluk bir meblağ harcandığını ” bildirmektedir.
Telgrafın devamında ise “9 Kanun-ı Evvel 90 (21 Aralık 1874) tarihli mazbata (kararname) ile bu tamirat masraflarının bildirildiğini ve 22 Teşrin-i Sani 90 (4 Aralık 1874) tarihinde de Sadrazamlık makamından gelen yazıya cevap yazıldığını22” içermektedir.

I no’lu telgraf;

Yine Kıbrıs Mutasarrıf’ı Mehmet Nazif tarafından Sadrazamlık makamına H no’lu telgrafın gönderildiği günde gönderilen telgrafta: “Kıbrıs’ta ikamet eden Amerikan Konsolosu’nun bundan sonra eski eser araştırması yapmasına ve kazı yaptırılması izin verilmemesi için 12 Receb 91 (25 Ağustos 1874) tarihli ve 86 no’lu Sadrazamlık makamından gelen emrin bulunmasına karşın, söz konusu kişinin elinde bulunan ve 1 yıl süre zarfından geçerli olan padişah fermanının tekrardan danışılmasına ilişkin 14 Eylül 91 (26 Eylül 1874) tarhinde gönderilen telgraf cevabının yeniden sorulmasına dair23” özet bilgiyi içermektedir.

Ö no’lu telgraf;

Bu belge Sadrazamlık makamından Kıbrıs Mutasarrıflığı’na gönderilen bir telgraftır. Buna göre; “Tuzla kasabası’nda bulunan Amerikan konsoloshanesi önünde bulunan boş araziye inşa olunan duvar için kaç kuruşluk bir masraf yapıldığının araştırılması ve yerinin Şura-yı devlete bildirilmesine” dair 26 Eylül 1291 (8 Ekim 1875) tarihinde gönderilen resmi telgraftır24.

P no’lu telgraf;

Kıbrıs Mutasarrıf’ı Mehmed Nazif tarafından Sadrazamlık makamına 2 Şubat 90 (14 Ocak 1874) tarihinde gönderilen telgrafta; “Tuzla kasabası’nda Amerikan Konsolosu’nun yapmış olduğu duvarın, Tuzla’da bunun düzgün bir şekilde yapabilecek bir mühendisin olmaması sebebiyle mühendis gönderilmesine dair 1 Kanun-ı Sani 90 (13 Ocak 1874) tarihli ve 120 no’lu Sadrazamlık emirnamesine cevaben yazıldığını25” içeren özet bilgidir.

3. S ve Ş no’lu belgeler;

Bu belgeler, Maarif Nezareti Dairesine gönderilen belgelerin özetlerini içeren dökümanlardır. Buna göre;
S no’lu belgede;
28 Teşrin-i Sani 1290 (6 Ocak 1874) tarihli belgede; “Tuzla İskelesi’nde ikamet eden Amerikan Konsolosu Mösyö Cesnola’nın dışarıya göndermek istediği eski eserlerin Kıbrıs’a gönderilen müze müdürü Mösyö Dite tarafından kontrol ettirilerek yarısının Osmanlı Devleti müzesine diğer yarısının da izin verilmesine” dair bilgi verirken, belgenin devamında ise; “Bundan sonra elinde bulunan ferman suretinin geçersiz olduğunun kendisine bildirilmesi ve araştırma ile kazı yapmaması için azami bir dikkatin gösterilmesi” hakkında bilgileri içermektedir.
Belgede ayrıca “Konsolosun bundan sonra yeni kanun gereğince işleme tabi tutulacağının kendisine bildirilmesi26” hakkında bilgileri de aktarmaktadır.

Ş no’lu belgede;

Yine ayni tarihte Kamil adında birisi tarafından Eğitim Dairesine gönderilen bir başka belgede ise; “S no’lu belgede içeren hükümlerin aynen tekrarından ibaret olduğunu” anlamaktayız.
Ancak ayni belgenin alt tarafındaki 26 Kanun-ı Evvel 1290 (8 Şubat 1874) tarihli yazıda ise; “Konsolosa 11 Rebiü’l-Evvel 1291 (9 Mayıs 1873) tarihinde eline verilen ferman suretinin 1 yıllık olması sebebiyle halen daha geçerli olduğu süreyi geçirmemiş olmasından dolayı feshinin mümkün olamayacağı ve eski kanun gereğince işleme tabi tutulması gerekliliğinin27” ortaya çıktığından bahsetmektedir.

4. C, D, E, J ve R no’lu belgeler;

Bu belgeler, Tuzla’da bulunan tartışmalı boş arazi hakkındaki bilgileri içeren dökümanlardır. Buna göre;

C no’lu belge;

7 B 1231 (12 Haziran 1813) tarihinde Tuzla Kalesi Mutasarrıfı olan El-Hac Hacı Mehmed Dizdar tarafından İstanbul’a gönderilen bu belgede; “Hacı Hüseyin kendisinin padişah beratı ile 1230 senesinde Tuzla’ya mutasarrıf olduğunu bildirmekte ve Tuzla’nın Avrupalılar mahallesi olarak bilinen yerde bulunan boş arazinin sınırlarını ve dönümü hakkında” bilgiler vermektedir.
Belgenin devamında ise; “Söz konusu boş arazinin önceden Efrenc Karlu’nun tasarrufunda olduğu ve 1.000 kuruş karşılığında İskele Ağası Garinur Hüseyin, Aci Binaci Laci, Dizdar Vekili Kara Mustafa, İmam Hacı Osman Efendi ve Mutasarrıf El-Haç Mehmed Dizdar huzurunda feragat eyleyerek Bakus Bozuviç’e verildiğine28” dair bilgileri içermektedir.

D no’lu belge;

24 Kanun-ı Evvel 89 (5 Ocak 1874) tarihinde Tuzla Kaymakamı Mehmed Arif tarafından gayet kibar bir dille yazılan ve Tuzla’daki Amerikan Konsoloshanesine gönderilen resmi belgede; “Tuzla’da bulunan Amerikan Konsoloshanesi önündeki tartışmalı boş arazinin halen Avusturya tebaasından olan Mösyö Bakus Bozuviç’e feragat edilmesinden sonra söz konusu arsa üzerinde bulunan maunalar ve kayıkların Sadrazamlık ve Kıbrıs Mutasarrıfı’nın emri gereğince Amerikan konsolosuna bildirilerek bir başka özel yere nakledilmesine29” dair bilgileri içermektedir.

E no’lu belge;

Söz konusu bu belgede; “Tartışmalı olan boş arazinin bağımsız ve temyiz mahkemelerinde yapılan oturumlardan sonra halka ait olduğu, Amerika Konsolosu’nun kendiliğinden söz konusu boş arazi etrafına duvar çekdirmek ve önüne de çeşme yaptırmasının ardından harcamış olduğu 6.000 kuruşluk meblağın
boşa gitmemesinin şeriat kanunları gereğince olduğunun bildirilmesine” dair bilgileri içermektedir.
Belgenin devamında ise; “Amerikan Konsolosu’nun söz konusu boş arazide yaptığı masrafların kendisine geri ödenmesine dair şikayetlerinin geçersiz olduğu, kamu sağlığı açısından boş araziye kayık veya sandal çekilmemesine azami dikkat gösterilmesi ve gerektiğinde boş arazinin söz konusu konsolosa satılabileceğine30” dair bilgileri içermektedir.

J no’lu belge;

Bu belgede ise; “18 Mart tarihinde Dışişleri Dairesi’nden Amerikan Sefareti’ne resmi bir yazının gönderildiğini ve söz konusu tartışmalı olan boş arazi için bir çözümün (mahkeme kararlarına göre) verilen karara göre hareket edilmesine” dair bilgiler içermektedir.
Belgenin devamında da; “Söz konusu boş arazi için Kıbrıs Mutasarrıflığı’ndan alınan mektubun Amerikan Konsolosu’na bir kopyasının verilmesini ve kendisinin
yapmış olduğu itirazın kabule değer olmadığının kendisine gelen talimata göre hareket edileceğinin bildirilmesine31” dair bilgileri içermektedir.

R no’lu belge;

1 Rebiü’l-Ahir 1230 (5 Temmuz 1813) tarihinde Tuzla Kaymakamı El-Haç Hüseyin Hasan tarafından İstanbul’a gönderilen satış belgesinde; “İskele Kasabası’nda bulunan Avrupalılar mahallesinde oturan Cani isimli bazerganın sınırları belirtilmiş olan boş arazi için 17.500 kuruşla İskele’de oturan Deprelü tüccarlarından Bozuviç adlı kişiye devredildiğine” dair bilgileri içermektedir.
Ayrıca bu belgede bu devir işleminin “Ali Hoca İskele, Bodamida Ahmed İskele Emir Ali Tuzla, Subaşı Ahmed Tuzla, Hoca Diyaye İskele, Ovancini Bezargan Tuzla, Lici Eci Benayi, Hacı Ömer Mehmed Ağa, El-Hac Osman Efendi ve diğerleri32” huzurunda yapıldığını da açıklamaktadır.

5. K no’lu belge;

Bu belge, 9 Şaban 1291 (11 Eylül 1874) tarihinde ve 56 no’lu sayıyla Kıbrıs Mutasarrıfı Es-Seyyit Mehmed Nazif tarafından Osmanlı Hükümeti Sadrazamlık makamına gönderilen resmi bir belgedir.
Buna göre; “Sadrazamlık makamı kararıyla 27 Receb 91 (9 Eylül 1874) ve 27 Ağustos 90 (8 Eylül 1874) ve 86 no’lu sayıyla Sadrazamlık makamından gelen resmi yazıda Tuzla İskelesi’nde ikamet eden Amerikan Konsolosu Mösyö Cesnola’nın dışarıya nakletmek istediği eski eserlerin önceden muayenesiz olarak naklettiği ve sayısını çoğalttığı görülmektedir. Sonradan çıkan yeni Eski Eserler Kanunu’na göre söz konusu konsolosun elinde bulunan eserlerin 62 sandık, 48 sepet ve 34 adet açık taştan ibaret olduğu ve yarısının alınması sırasında değersizlerin alınmaması için Mösyö Dite tarafından muayene ettirilmesi, kalanların detaylı işlenmesi için defter tutulmasına”dair bilgileri içermektedir. Resmi belgenin devamında ise; “Tutulan defterin söz konusu konsolos tarafından da imzalanarak Eğitim Dairesine gönderilmesini, bundan sonra açık veya gizli
olarak araştırma ile kazı yaptırılmamasına azami dikkat gösterilmesini ve kendisine bildirilmesini, söz konusu konsolosun elinde kalan 34 adet sandık, 43 adet küfe ve 15 adet taştan oluşan toplam 88 parçalık eski eserin Kıbrıs tercümanı Hana Efendi vasıtasıyla kendisine bildirilerek nakledebileceği ve geriye kalan eserlerin Aziziye vapuru ile İstanbul’a nakledilmesine” dair bilgileri içermektedir.
Ayrıca söz konusu resmi belgenin sonunda Cesnola’nın elinde bulunan 1 yıl süreyle araştırmasına ve kazı yapmasına imkan veren ferman suretinin de Kıbrıs Mutasarrıfı Es-Seyyid Mehmed Nazif tarafından gönderilmiş olan 14 Eylül 90 (26 Eylül 1874) tarihli telgrafta sorulan bu durum hakkındaki İstanbul’un görüşlerinin beklendiğini de görmekteyiz33.

6. B, F ve İ No’lu belgeler;

Bu belgeler, Osmanlı Hükümeti Sadrazamlık makamından Kıbrıs Mutasarrıflığı’na gönderilen resmi belgelerin özetlerini içeren dökümanlardır. Buna göre;

B no’lu belge;

7 Cemaziye’l-Evvel 291 (22 Temmuz 1874) Sadrazamlık makamı tarafından Kıbrıs Mutasarrıflığı’na gönderilen resmi belgede; “Kıbrıs’ta Tuzla Kasabası’nda ikamet eden Amerikan Konsoloshanesi önünde bulunan boş arazi üzerine duvar yapılmasına başlanmış olmasından dolayı Avusturya Konsolosu’nun duyduğu rahatsızlık ve akabinde de şikayetinin gerek duvarın çekilmemesi ve gerekse de alınan karar gereğince eskiden olduğu gibi yine halka terk edilmesinin her iki tarafa da Dışişleri Dairesi’nden bildirilmesine” dair bilgileri içermektedir.
Belgenin devamında ise; “Söz konusu tartışmalı boş arazi için tartışmanın bitirilmesi ve Amerikan konsoloshanesinin yapmış olduğu duvarın kamu menfaatleri göz önüne alındığında, kalmasında yararı olacağı veya olmayacağı düşüncesinin yerel yetkililerin uhdesinde olduğu ve gereğinin yapılarak bildirilmesine34” dair bilgileri içermektedir.

F no’lu belge;

Bu belge Padişah tarafından Kıbrıs Mutasarrıf’ı Mehmed Nazif Paşa’ya gönderilen bir emir surettir. Buna göre belgede; “New York müzehanesi namına Kıbrıs’ta eski eser araştırmak üzere söz konusu adada bulunan Amerikan Konsolosu’na izin verilmesi konusunda padişahın yüksek izninin uygun bulunduğuna” dair bilgileri içermektedir.

Söz konusu emir suretinin devamında; “Daha önce verilmiş olan iznin yenilenmesinin ve tekrarlanmasının hukuken geçerli olmadığının, kazı yapılacak olan yerlerde ortaya çıkacak olan eski eserlerin yarısının Osmanlı Devletine bırakılmasını, yapılan kazılardan çıkan eserlerin en geç 3 gün zarfında yerel yetkililere bildirilmesi, kayıt tutulması ve kazılarda ortaya çıkarılan eserlerin yerel hükümetin nezaretinde yapılması, konsolosun bu kazılarda yapmış olduğu masraflarının kendisi adına ödenmek suretiyle eserlerin alınarak gönderilmesi ve eskiden olduğu gibi söz konusu konsolosun elinde bulunan iznin son bulmasının
ardından da padişahın işaret buyurduğu emirlere gerekli dikkat ve hassasiyyetin gösterilmesine35” dair bilgileri içermektedir.

İ no’lu belge;

24 Receb 1291 (6 Eylül 1874) tarihinde Bab-ı Ali Nezaret-i Celile-i Hariciye Mektubi Hariciye Odası’nın Sadrazam’a ait olan emir suretinin Kıbrıs Mutasarrıflığı’na gönderdiği bir belgedir.
Buna göre; “Tuzla’da bulunan Amerikan Konsoloshanesi önündeki boş arazide inşa olunan duvar, çeşme ve arazi üzerindeki kayık ve maunaların çekilmesi hakkında Amerika ve Avusturya Konsoloshaneleri arasında ortaya çıkan tartışmanın Avusturya Sefareti’nden 7 Cemaziye’l-Evvel 91 (22 Temmuz 1874) tarihinde gelen cevabının Amerikan Konsoloshanesine bildirilmesinin ardından, söz konusu tartışmanın bir neticeye bağlanması için Osmanlı mahkemelerine bırakılmasının taraflara bildirilmesine36” dair bilgileri içermektedir.
İkinci grup belgelerde bulunan bilgiler ilk gruptaki belgelerle benzerlik gösterse dahi İstanbul’daki ve Kıbrıs’taki yerel yetkililerin konuya karşı hassasiyetlerinin en düzeyde olduğunu ve sanıldığı gibi ilgisiz olmadıklarını göstermesi bakımından günümüz Türkçe harfleriyle aktarmayı uygun buldum. Buna göre;

1 no’lu belge;

Bu belge 6 Receb 91 (19 Ağustos 1874) tarihinde Şura-yı Devlet’e gönderilen bir ek belgenin özetini içermektedir. Belgede; “Amerikan Konsolosu’nun adadan yurt dışına eski eser göndermek için istediği izin için nasıl bir muamele yapılmasının sorulmasına37” dair bilgiyi açıklamaktadır.

2 no’lu belge;

Yine özet bilgiyi içeren bu belgede; “Söz konusu konsolosun adada eski eser araştırma ve kazı yapması ile ilgili38” bazı bilgilerin verildiğini görmekteyiz.

3 no’lu belge;

2 Ağustos 90 (14 Ağustos 1874) tarihinde Kıbrıs Mutasarrıfı Nazif Paşa tarafından Sadrazamlık makamına gönderilen bir telgraftır. Buna göre; “Kıbrıs’ta ikamet eden Amerikan Konsolosu’nun adada yaptığı araştırma ve kazılar neticesinde elde ettiği eski eserleri yurt dışına çıkarmak için izin istediği, bu amaçla özel bir geminin geleceği ile ilgili bir yazı (şukka) aldıklarına” dair bilgileri içermektedir.
Belgenin devamında ise; “Yerel yetkililerin bu durum karşısında nasıl bir işlem yapacaklarının İstanbul’dan sorulmasına ve gelecek fermana göre hareket edeceklerine39” dair bigliler vermektedir.

4 no’lu belge;

Bu belge bir maztabadır. 3 no’lu belgede bahsedilen konulara açıklık getirilmesi için Osmanlı makamları tarafından çıkartılan bu kararnamede; “Tuzla İskelesi’nde ikamet eden Amerikan Konsolosu Mösyö Cesnola’nın yurt dışına kaçırmak istediği eski eserler hakkında Kıbrıs Mutasarrıflığı’nın değişik tarihlerde Şura-yı Devlete başvurarak Dahiliye Dairesi’nde okunan iki resmi yazısı ile bir telgrafının içeriği, konsolosa ait eski eserlerin yurt dışına çıkarılması ile ilgili yazısı ve elinde eski eserlerin muayenesiz olarak geçirilmesi amacıyla 24 Cemaziye’l-Evvel 90 (20 Temmuz 1873) tarihinde Sadrazamlık tarafından verilen iznin ve belgenin olduğunu” bildirmektedir.

Belgenin devamında ise; “Hükümet tarafından kendisinin elinde bulunan toplam 62 sandık, 48 sepet ve 34 adet açık taş olan eski eserlerin yeni çıkan Eski Eserler Nizamnamesi’ne göre yarısının devlete ve diğer yarısının da kendisinde kalacağının bildirilmesi ve devlette kalacak olanların değersiz olmaması için memur gönderilerek gerekli itina ve dikkatin gösterilmesine ve bundan sonra söz konusu konsolosun gizli ya da açık olarak araştırma ve kazı yaptırılmaması hususunda gerekli titizliğin gösterilmesi ve elinde eskiden kalma eser olsa dahi eski izin ile yurt dışına çıkarılmasının mümkün olamayacağının ve bundan sonra yeni yasaya göre işleme tabi tutulacağının elçilik tarafına bildirilmesine40” dair bilgileri içermektedir.

5 no’lu belge;

Bu iki adet belge, Amerikan Konsolosu Mösyö Cesnola tarafından Kıbrıs Mutasarrıflığı’na yazılan belgelerdir. Buna göre;

5.1. no’lu Fransızca belgede;

Bizzat konsolos tarafından 48 no’lu ve 3 Ağustos 1874 tarihinde Dışişleri Dairesine yazdığı belgede; “Yapmış olduğu kaçak kazılar ve araştırmalar neticesinde elde ettiği eski eserlerin dışarıya nakledebilmek için yetkililerden mevcut yasaların değiştirilmesini istediğine” dair bilgileri içermektedir. Ayrıca ayni belgede topladığı antikaları yüklemek için bir geminin geleceğinden de bahsetmektedir41.

5.2. no’lu Fransızca belgede ise;

Yine kendisi tarafından 22 Haziran 1872 tarihinde yazılan belge diğerine göre daha uzun ve detaylı yazılmıştır. Buna göre; “Larnaka’da yapılan duvar ve çeşmenin yapımı için görüşmelerin yapılmasını, liman için bir dalgakıranın inşa edilmesini ve bunların yapılırken halk sağlığını tehlikeye atabilecek her türlü önlemin ve tedbirin alınması gerektiğini” ifade etmektedir.
Ayrıca belgenin devamında “Avurturya vatandaşı olan Yacomi Bozuviç’in sahibi olduğu tartışmalı arsa üzerine yapılacak olanlar (çeşme, duvar ve parmaklık) hakkında da bilgiler42” vermektedir.

Kısaca olarak diyebiliriz ki Avrupalıların özellikle XVII. yy sonlarından itibaren Kıbrıs adası olan ilgilerini artırmışlardır. Görülmektedir ki Akdenizi’in merkezi bir konumunda bulunan adanın, gerek öncesinde gelişen coğrafi keşiflerin getirdiği siyasi ve ekonomik ilişkiler gerekse de sonrasında ortaya çıkan yeni sistemler dolayısıyla önemini her geçen gün daha da artırmıştır. Günümüzde de bu ilgileri farklı kulvarlarda da olsa artarak devam etmektedir. Birçok Avrupalı Osmanlıların adayı fethetmesinden günümüze dek adayı ziyaret etmişler ve adanın sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik yapısı ile ilgili bilgilerini ya da gözlemlerini yazdıkları kitaplarla aktarma yoluna gitmişlerdir. Dolayısıyla Kıbrıs’ta yaşanan bu süreç içerisinde bazı şehirler ön plana çıkmaya başladı. Bunlardan Mağusa adanın ithalat ve ihraçat merkezi olarak gelişmeye ve büyümeye başlarken, Larnaka ise yabancıların toplanma, buluşma ve ticari merkezleri haline geldi. Örneğin 1776 - 1792 yılları arasında Kıbrıs’ta Halep ve Kıbrıs Konsolosu olarak görev yapan Fransız asıllı İngiliz Konsolosu Michael de Vezin 1792 tarihinde öldüğünde Larnaka Ay Lazaros Kilisesi’nde gömülmüştür43.

Bir diğer Avrupalı ise Larnaka’da yaşayan zengin toprak sahibi ve işadamı Richard Mattie’dir. 1868 yılında Kıbrıs’a yeni atanan Mutasarrfı Mehmet Sait Paşa’ya çekirge mücadelesinde yardım etmiş birisi idi44.
Bunun gibi değişik tarihlerde ve amaçlarda ziyaret edenler arasında tarihçi Kiprianos, minoloji Profesörü Edward Daniel Clarke (Haziran 1801, 15 gün süreyle), adada uzun yıllar yaşamış olan R. Hamilton Lang, 1844’de Kıbrıs ile ilgili önemli bir rapor hazırlayan Fransız Konsolos M. Fourcade, Antakya Patriği Makarios, Alexander Drummond, adada 1760-1767 yıllarında bulunan ve bir ara Toskana Konsolosluğu’nda çalışmış olan Abbe Giovanni Mariti, Sir Samuel Baker ve diğerlerini saymak mümkündür. Görülmektedir ki Larnaka Kıbrıs’ta yabancılar merkezi bir konuma tarihi süreç içerisinde gelmiştir.

Osmanlıların Akdeniz’i bir iç gölü haline getirdikleri tarihlerden bu yana kendini her alanda yenilemiş olan batı, özellikle reform ve özellikle sanayi devriminin ardından kendi çıkarları doğrultusunda yeni kaynak arayışlarına girmiş ve bu amaçla da gerekeni yapmaktan çekinmemiştir. İşte bu noktadan hareketle yukarıda kısaca izah edilmeye çalışılan çerçevede batı, sadece ekonomik ve siyasi anlamda olmayan sömüsürüne kültür boyutunu da eklemiştir. Elbette ki buradaki sömürü buyutunun artmasında konsoloslara tanınan ayrıcalıkların olduğu konusunda tarihçiler hemfikirdir. Genel olarak tarihçiler Kıbrıs’ta yabancı konsolosların XVIII. yy’ın başlarında yoğun olarak görev yaptıkları ifade etmektedirler. Bizler bu konuda en detaylı bilgiyi Kıbrıs’ta Sömürge yönetiminde görevli olarak bulunduğu yıllarda tesadüfen ele geçirdiği binlerce belgeleri yayınlayan Sir Harry Luke’n kitabından öğrenmekteyiz45. Kıbrıslı Türk araştırmacı ve yazar Ahmet C. Gazioğlu’nun “Kıbrıs’ta Türkler (1571-1878) 308 Yıllık Türk Dönemine Yeni Bir Bakış” adlı kitabının XVII. bölümünde de konu hakkında geniş bilgi bulunmaktadır.

Gazioğlu kitabında konsoloslara ilişkin verdiği bilgilerde; “Konsolosların adayı yöneten Beylerbeyi rütbesine denk bir rütbede olduklarnı ve protokol sırasında Kadı ve Dizdeban’dan (Kaymakam) önce Mutasarrıflıktan (Vali) sonra geldiğini, konsolosların sadece kendi vatandaşlarını değil emirlerinde çalışan kişilerin
haklarını da koruduklarını, ellerinde bulunan binalara ilişkin dokunulmazlıklarının bulunduğunu, Yeniçeri Ağalarıyla anlaşma yapmak suretiyle konsoloshanelerinde çalışacak iki yeniçeriyi de kendilerinin seçtiğini, kapılarında nöbet tutan iki yeniçerinin olduğunu ve evlenme sertifikası gibi bazı yetkilerinin” olduğunu ifade etmektedir. Gazioğlu ayrıca kitabında konsoloslara Osmanlıların verdiği imtiyazlar yani; kapitülasyonlar çerçevesinde elde ettikleri ayrıcalıkların detaylarını içeren 3 adet fermandan bahsetmektedir. Bu fermanlar içerisinden dikkate değer olanı 1738 tarihli olup,Geroge Bartonadlı İngiliz Konsolosu’nun Larnaka’ya atandığını teyid eden bir fermandır. Fermanda; “Kendisinden hiçbir vergi alınmayacağı gibi suç işlemesi halinde de ancak padişah tarafından yargılanabilir” gibi ayrıntılar göze çarpmaktadır. Osmanlı’nın gerileme dönemine giriş tarihi olarak bütün tarihçilerin ortak bir görüşü olarak kabul gören Küçük Kaynarca Antlaşmasının ardından sürekli toprak kaybetmesi ve güçlü idari devlet yapısının bozulmasına müteakiben Kıbrıs’ta da bu süreç kaçınılmaz bir şekilde yaşanmış ve konsoloslar elde ettikleri ayrıcalıklarını kötüye kullanmışlardır.

Bu konuda yine Gazioğlu’nun 296. sayfasında “Ayrıcalıkların Kötüye Kullanılışı” adlı başlık altında özetle şu bilgiler verilmektedir; “1821 Yunan ihtilali esnasında Fransız Konsolosu M. Mechain ve diğer bazı Avrupalı konsoloslar, adada isyan ve ayaklanma girişimlerine öncülük edenleri tutuklamak istediğinde, söz konusu konsolos ve diğer konsoloslar onları kendi dokunulmazlıkları altına aldıklarından dolayı Laranaka’ya gelen yabancı vapurlar vasıtasıyla adadan kaçırtmakta idiler.”
İlerleyen zaman zarfında güçlerini iyice artıran konsolosların adanın yönetimine ilişkin konularda gerginlikler çıkarttıklarını görmekteyiz. Özellikle Fransız Konsolos Mechain’in tutum ve tavırları buna örnek gösterilebilir.

Sonuç olarak görmekteyiz ki Kıbrıs’ın bağlı olduğu merkezi otoritenin zayıflaması, yeni ticaret yollarının keşfi vb. gibi sebeplerden dolayı Larnaka kasabasını Kıbrıs’ın ikinci kasabası ve ticaretin merkezi haline gelmesine sebep olmuştur46. Avrupalıların XVII. yy’da Larnaka’ya yerleşmeleri ile birlikte mal ve mülk edinmeye başladıklarını görmekteyiz.

Bu konu ile ilgili Avusturya ile Amerikan konsolosları arasında tartışmaya sebep olan boş araziye ilişkin belgeler (4. C, D, E, J ve R no’lu belge) Amerikan Konsolosu’nun yapmış olduğu eski eser kaçakçılığının gerek İstanbul’daki gerekse de yerel yetkililer tarafından tesbit edilmesi ve gerekli önlemlerin alınmasının ardından bir kaçış yeri olarak kullanılmak istenmiş olabileceğinin ipuçlarını vermektedir. Zira söz konusu arazi üzerine izinsiz olarak yapılan duvar ve parmaklıklar, sefaretinin yanında olması dışında ve arazinin denize sıfır olması sebebiyle işlerini gizli olarak yapma düşüncesini ortaya koymaktadır. Arazi içerisine yapılan çeşme ise tamamen ilginin dağıtılması amacıyla yapıldığı izlenimini vermektedir.

Görülmektedir ki izinsiz olarak yaptığı kazılarda elde ettiği eserlerin sayısını istemeden de olsa vermek durumunda kalan Cesnola elinde bulundurduğu eski eserlerin sayısını az bildirmek (5. K no’lu belge) suretiyle geçiştirmek istemiş ve bunda da başarılı olduğu gözükmektedir.

Cesnola’nın yapmış olduğu eski eser kaçakcılığın bütün boyutlarıyla ortaya çıkmasının ardından hepsinin nasıl ve ne şekilde yurt dışına kaçıracağının hesapları yapılırken en üst seviyedn en alt seviyeye kadar adanın idareci ve yetkililerine gerekli emirlerin ulaşmasının ardından, Cesnola elindeki değerlerin bir kısmını vermek suretiyle baskıyı azaltmayı hedeflemiş ve rüşvet vb gibi entrikalarla bir çoğunu kaçırmayı bilmiştir. Bu konudaki bulmuş olduğu yöntem çok dikkat çekicidir. İsterseniz bunu kendi kitabından okuyalım. “Yine de herşeyi paketleyerek, gerekirse bunları zorla gemiye yüklemeye karar verdim. Çünkü bu konuda bana karşı olan duygularını bildiğim halde adaletin tecellisi için, Ali Paşa’ya başvurmanın yararı olmayacağını biliyordum. Kendi Donanma Bakanımıza başvurarak kolleksiyonumun Amerika’ya götürülmesi için askeri personel göndermesini istedim. Bu isteğimi olumlu karşılayan Bakan Akdeniz’deki Amerikan Filosouan gerekli direktifi verdi. Kıbrıs’ta gemi kiralamak çok ender ratslanan bir olay olmakla birlikte tam o sırada böyle bir fırsatı kaçırmak istemedim. Derhal Mutasarrıf’a (Valiye) yazarak, kolleksiyonumun gemiye yükletilmesini ve adadan çıkarılmasını önlemek için zor kullanıp kullanmayacağını öğrenmek arzusunda olduğumu bildirdim.


Yanıt olarak Mutasarrıf bana Başvezirin birkaç önce kendisine gönderdiği ve Ayios Fotios kazılarında çıkardığım antikayla ilgili olarak alması gereken önlemleri öğrenmek istediğini bildiren yasının bir suretini yolladı. Bu yazıda çıkardığım ve ele geçiriği antika eşyanın, adadan ihraç edilmesinin Mutasarrıf (Vali) tarafından önlenmesi emrediliyordu. Mutasarrıf yanıtında, kendisini böyle bir kabul edilmez duruma sokmayacağımı ummuduğunu da ekliyordu. Bu esnada emin olduk ki, Mutasarrıf
(Vali) böyle bir girişim karşısında sadace yazılı bir protestoda bulunmakla yetinecekti. Varsın istediği kadar protestoda bulunsun şeklinde düşündüm.47”

Cesnola’nın bahsetmiş olduğu telgraflar ile ne gibi işlemin sorulmasına dair belge muhtemelen sizlere burada sunduğum (2. G, H, I ve P no’lu belgeler) belgelerden birisidir. Mutasarrıf Ali Paşa’nın gösterdiği belge ise de kendisinden önceki mutasarrıfın gönderdiği belge (5. K no’lu belge) olması muhtemeldir. Durumun ciddiyetine varan Cesnola’nın ise bulduğu çözüm gerçekten hayranlık uyandıracak düzeydedir. Konuyla ilgili olarak kitabında şöyle bahsetmektedir; “Hazırladığım 360 kasa, gemiye yüklenmek için hazırdı ve limanda bu yükü almak için bekleyen bir gemi vardı. Öte yanda, yüklemeyi yasaklayan iki telgraf bulunuyordu. Üstelik biraz ötede sakin, sessiz duran, fakat yüklemeyi zorlarsam ne yağacağı belli olmayan bir Türk savaş gemisi vardı.


Türk kaptanının elindeki emirlerin ne olduğunu kimbilir ki ? Ayrıca Mutasarrıfın (Valinin) yapacağı protesto vardı ama, bu beni en rahatsız edecek olandı. Bir karar vermek için üzgün ve dalgın düşünürken, hayatımda gördüğüm en çirkin, fakat en sadık, insan olan Beşbeş, büyük mavi gözlüklerinin ardından duygusuz ve uysal bir tavır içinde etrafında kırmızı halkalımsı izler bulunan gözleriyle beni seyretmekteydi. Bir ara bana şöyle dedi: ‘Bu antika eşya bugün limandaki gemiye yüklenecek.’ Aniden Beşbeş’in gözlerinde parıltılı bir tireşim gördüm. Bana; ‘Efendi o telgraflar Amerikan Konsolosunun dışarıya antika eşya göndermesini yasaklamaktadır.’ Derken dudaklarından tuhaf bir ifadenin blirtisi vardı. Ben biraz da kızgın bir tavırla; ‘Bildiğim birşeyi bana tekrarlamaktan zevk aldığın anlaşılıyor. Zannerdersem bu söylediğinin artık bilincindeyim’ diyerek onu yanıtladım. Beşbeş sükunetinden zerre kadar kaybeymeyerek uysal bir eda ile; ‘Bu emirler içinde Rus konsolosuyla ilgili hiçbir hüküm yoktur’ dedi. Ne demek istediğini o zaman anladım. Batı uygarlığı, güçlükle bu tür bir oryantal çözüm asla bulamaz. ‘Tamam’ diye haykırdım, ‘Derhal gümrüğe git ve müdüre o iki telgrafı görmek istediğimi söyle.’ Kısa bir süre sonra gümrük sorumlusu geldi ve Beşbeş’ten telgrafları okuyup bana tercüme etmesini kibarca rica etti. Bitirdikleri zaman; ‘Antik eşyaları Rus konsolosunun ihraç etmesini yasaklayan herhangi bir emir var mı ?’ diye sordum. Bir an için düşündü, telgrafları tekrar okudu ve yasağın sadece Amerikan Konsolosu için olduğunu bildirdi. Rus Konsolosu adına izin istediğim takdirde bunu veremezlik edemeyeceğini de kabul etti. 15 dakika sonra izin belgesi elimdeydi ve Larnaka’nın bütün faccini’leri süratle sandıkları taşımaya başlamışlardır. 5 saat sonra ise sandıkların hepsi de vapura yüklenmişti ve yük kapasitesinin azamisini almış olarak vapur İskenderiye’ye doğru yola çıktı. Bu yük oradan Londra’ya gidecek bir gemiye aktarılacaktı.”
Sonuç olarak görülmektedir ki 21. yy’a dek Batılı devletlerin kendi tarihlerine ait izlerini oluşturuken48, şimdi vatan belledikleri topraklardaki kültür izlerini acımasızca katletmiş ve sömürmüşlerdir. Değişen dünya kültür seviyesinin bir sonucu olarak Birleşmiş Milletlerde son dönemde tek olumlu karar olarak geçen eskiye ait kültür değerlerin kendi yerlerinde segilenmesi kararıdır. Burada tıpkı Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı’nın “Elmalı Hazinesi” projesindeki gibi ısrarlı olmak, bilinçli hareket etmek ve kültürel mirasımıza sahip çıkmayı hem bu nesle ve hem de gelecek nesile öğretmeyi ön plana çıkarak eğitim programlarına ağırlık vermeliyiz49.

* Doğu Akdeniz Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Görevlisi

49. Bu bildiri DAÜ Kıbrıs Araştırmaları Merkezi’nin düzenlemiş olduğu IV. Uluslararası Kıbrıs Araştırmaları Kongresi’nde bildiri olarak sunulmuştur.

:: Joyoge Sosyoaktif Medya http://www.joyoge.com/ Kıbrıs hakkında özel arşiv araştırmasıdır. İzinsiz kısmen veya tamamen, açık ve aktif kaynak belirtmeden yayınlanamaz.

9 Şubat 2008 Cumartesi

Herero Soykırımı

Alman Güney-Batı Afrika'sında (şimdiki Namibya), 1904'ten 1907'ye kadar Afrika Dalaşı diye bilinen ve Afrika kıtasındaki sömürgeleşmiş devletlerin sınırları üzerindeki Avrupalılarca yapılan ihlal ve hak taleplerinin doruğa çıktığı bir dönemde gerçekleşen ve Alman Askerlerince Hererolar ve Namaka halklarına karşı yapılan 20. yüzyılın ilk soykırımıdır.



12 Ocak 1904'te, Samuel Maharero idaresindeki Hererolar halkı Alman sömürge idaresine isyan etti. Ağustosta, Alman generali Lothar von Trotha Waterberg Savaşında isyancıları yenerek aileleriyle birlikte bölgeden Omaheke çölüne sürdü. Ekimde ise bölgedeki bir başka halk olan Namalar da isyan ettiler. Almanlar onlara da aynı şekilde davranarak 65,000 Herero'yu (toplam nüfuslarının %80) ve 10,000 Nama'yı (toplam nüfuslarının %50) yok ettiler.
Katliamda en çok kullanılan yöntem ise asileri çöle sürüp orada susuzluktan ya da önceden zehirlenmiş içme suları ile öldürmekti.


1985'te, BM'nin Whitaker Raporunda Almanların Herero ve Namalara Guney-Batı Afrika ya da şimdiki adıyla Namibya'da gerçekleşen bu olayları 20 yy.'da gerçekleştirilen ilk soykırım hareketi olarak değerlendirmiştir. Alman Hükümeti Yardım Bakanı Heidemarie Wieczorek-Zeul, 2004'te şöyle bir demeç vermiştir: "Almanlar olarak biz bu olaylardaki tarihi sorumluluklarımızı ve hatalarımızı kabul ediyoruz."


Soykırım Öncesi

Hererolar, o zamanki adıyla Güney-Batı Afrika'da ki Damaraland bölgesinde (şimdiki Namibya) daha çok hayvan çobanlığı yaparak hayatları sürdüren bir kabileydi. Afrika'da o dönemde yaşanan Afrika Dalaşı sırasında Büyük Britanya bölgede hiç bir ilgisi olmadığını açıklayarak, o sıralarda Afrika'da neredeyse önemli hiç bir sömürgesi bulunmayan Almanların, Avrupa dışında yerleşebildikleri tek yere sahip olmalarına göz yumdular. Bölgede aynı zamanda bulunan Hukku'larla süren mücadelere rağman 1894 yılında kısmi barış sağlandı. Prusya'nın imparatorluğa bağlı asklerleri Schutztruppe'nin gelmesi ve vali Theodor Leutweinçalışmaları ile bölgede ciddi gelişmeler sağlandı.

Almanya'dan gelenleri o zamanki yönetim yerlilerden zorla alınan topraklara yerleştirme politikası güdüyordu. Eşitlik ve adaletten uzak politikaların yerli halk üzerinde uygulanması ve bölgede köleciliğin başlaması üzerine büyük bir memnuniyetsizlik başladı. Tarıma müsait toprakları alan Almanlar, ayrıca bölgede bolca bulunan elmasları da kontrol etmek üzere madenlere el koymaya başladılar.

1903'te ilk isyanı başlatan Nama kabilesi oldu. Hendrik Witbooi yönetiminde 60 kadar Alman yerleşimciyi öldürdüler. Namalara daha sonra Hukku'lar da katıldılar. Şef Samuel Maharero idaresindeki isyanlarla beraber, bölgede mücadele artarak sürdü.
1904'te Hererolar tekrar isyan etti ve bu kez 120 Alman öldürüldü. Öldürülenlerin içinde kadınlar ve çocukların da bulunması, merkezi yönetimin önlem almasını zorunlu kıldı. General Lothar von Trotha Ekim 1904'te de 14,000 askerle bölgeye gönderildi. Hererolara yazdığı mesaj şöyledir:

Ben, Alman kuvettlerinin muzaffer komutanı, bu mektubu Herero halkına gönderdim... Bilesiniz ki tüm Hererolar burayı terkedecektir. Alman sınırları içinde bulunacak silahlı ya da silahsız her Herero, bir hayvanla beraber olsun olmasın, vurularak öldürülecektir. Şu andan itibaren karınızı ya da çocuğunuzu da bu topraklarda istemiyoruz. Onları da ya süreceğim ya da vuracağım. Hererolarla ilgili kararım budur.
Kayser'in 1904 yılında çok zalimce bulduğu bu emir, kaldırılıncaya kadar pek çok Hererolu öldürüldü ya da sürüldü. Emrin hükmü kalmamasına rağmen, bu emirle başlayan öldürmeler, daha sonra katliama giden yolun başlangıcı oldu. Esir alınanlar toplama kamplarında çalışarak ölüme terkedildi.


Başlangıç


Alman kuvvetleri sayıları 3000-5000 Herero savaşçısı ile Waterberg Şavaşı'nda karşılaşarak yenilgiye uğrattılar. Buradan kurtulanlar ve aileleri ise Britanya'nın isyanı durdurmaları karşılığı sunduğu sığınma hakkını kullarak Bechuanaland bölgesine gittiler.

Şavaşın ardından sığınma hakkı verildiğini duyan 24,000 kadar Herero'lunun hayatı Kalahari çölünde Bechuanaland bölgesine ulaşabilme umudu ile çıktıkları çöl yolculuğunda sona erdi. Sonradan bölgede görev yapan Alman devriyeleri 7-8 m.lik su bulmak amacıyla kazınmış kuyularının dibinde binlerce kemik buldukları rapor etmişlerdir. Şef Maherero ve 1000 kadar adamı çölü geçerek Bechuanaland'da sığındılar.

Savaştan kurtulan ve sığınmak için Britanya bölgesine kaçamayan çoğu kadın ve çocuk, tıpkı Britanya İdaresindesi 1. ve 2. Boer Savaşlarından kalanların başına gelen kadere benzer şekilde toplama kamplarına yerleştirildi. Almanlar her Herero'ya bir numara verdiler ve kamplarda ya da çalışarak ölen her Herero'nun kaydını düzenli bir şekilde tuttular. Kamplardan çalışmak üzere Alman firmalarına gönderilenlerin ölmelerine göz yumuluyordu. Ağır çalışma koşulları, hastalıklar ve kötü beslenme yüzünden Herero'ların nüfuslarının %50-%80'nin yok olduğu sanılmaktadır.

1908'de Alman idaresinin tekrar kurulmasına dek 100,000 insanın öldüğü sanılmaktadır. Olaylarda 19,000 Alman askerinin yer aldığı düşünülmektedir. 1985 BM Whitaker Raporuna göre, 65,000 Herero (nüfusun %80'i) ve 10,000 Nama'nın (nüfusun %50'si) 1904-1907 arasında öldüğü ya da öldürüldüğü düşünülmektedir. Başka kaynaklar toplam sayıyı 100,000'e tamamlamaktadır.

Tam bu zamanlarda bölgede bulunan elmas yatakları, bölgenin önemini Almanlar ve başkaları için daha da arttırdı. Almanlar koloniyi 1915'te başlayan Büyük Savaşta, 1918 Versay Anlaşması ile Güney-Afrika'ya kaptırdılar.


Alman Askerlerince Gerçekleştirilen Tecavüzler


Cologne Universitesinden Hollandalı tarihçi Jan-Bart Gewald, Alman babalardan olan binlerce çocuk için özel kurulan bazı toplama kamplarından bahsetmiştir. Erkekerinin çoğu öldüğünden kadınlar, Alman askerlerine seks kölesi olmaya zorlanmışlardır.


Kaynak:Wikipedia