31 Mayıs 2008 Cumartesi

Aşık Veysel Şatıroğlu (1894 - 1973)

Veysel Şatıroğlu, 1894’te Sivas’ın Şarkışla ilçesine bağlı Sivrialan köyünde dünyaya geldi. Babası “Karaca” lakaplı, Ahmet adında bir çiftçidir. Veysel’in doğduğu sıralar, çiçek hastalığı Sivas yöresinde etkisini çok şiddetli gösteriyordu. Çiçek yüzünden Veysel’den önce, iki kız kardeşi yaşamlarını yitirmişti.


1901’de yedi yaşına girdiği sıralarda Sivas’ta çiçek salgını yeniden yaygınlaştı ve o da yakalandı bu hastalığa. Sağ gözünün görme şansı vardı ve ışığı seçebiliyordu bu gözüyle o sıralar. Ne var ki, yakasını bırakmayan olumsuzluklar Veysel’in diğer gözünün de kör olmasına sebep oldu.
Emlek yöresi olarak adlandırılan Sivas’ın âşığı ve ozanı bol diyarında, Veysel’in babası da şiire meraklı ve tekkeyle içli-dışlı birisiydi. Veysel’in üzüntüsünü az da olsa unutması için bir saz aldı ve halk ozanlarından şiirler okuyup, ezberletir oğluna. İlk saz derslerini babasının arkadaşı olan Divriği’nin köylerinden Çamışıhlı Ali Ağa’dan (Âşık Alâ) aldı ve kendini de iyice saza verdi; usta malı şiirlerden çalıp söylemeye başladı.

Aşık Veysel’in hayatında ikinci önemli değişiklik seferberlikte başladı. Kardeşi Ali ve arkadaşları harp için cephelere gidince, arkadaşsızlık ve kardeş acısı, sefalet, onu umutsuzluğa sürükledi ve yalnızlığı daha derinden hissetmeye başladı.


Veysel’in annesi ve babası seferberlik sonlarına doğru “belki biz ölürüz ve kardeşi Veysel’e bakamaz” düşüncesiyle Veysel’i akrabalarından Esma adında bir kızla evlendirdiler ve Esma’dan bir kız, bir oğlu oldu Veysel’in. Oğlan çocuğunun daha on günlükken ölümüyle hayata küsen Veysel, bundan sonra 24 Şubat 1921’de annesi, ondan 18 ay sonra da babasının ölümüyle iyice yıkıldı.


Ağabeysi Ali’nin bir kız çocuğu daha olunca çocuklara ve işlere bakması için bir hizmetkâr tuttular. Bu hizmetkar ileride Veysel’in bağrında açılacak başka yaranın da sebebi olacaktır. Bir gün Veysel hasta yatarken, kardeşi Ali de keven toplamakta iken, Veysel’in ilk eşi olan Esma’yı kandırarak kaçırdı. Veysel’in acılı yaşamına bir acı daha eklendi böylece.


Karısı bir başına bırakıp gittiğinde Veysel’in kucağında henüz altı aylık kızı vardı. İki yıl yaşadıktan sonra o da hayata gözlerini yumdu.


Veysel’in köyünden ilk ayrılışı şöyledir: Zara’nın Barzan Baleni köyünden Kasım adında birisi Veysel’i köyüne götürerek iki üç ay beraber yaşadılar. Kendisini Adana’ya göndermeyen Deli Süleyman, Sivas’lı Kalaycı Hüseyin, Veysel’e yol arkadaşlığı ettiler. Dönüşte Veysel, Hafik’in Yalıncak köyüne ve Zara’nın Girit köyüne uğrayarak 9 liraya güzel bir saz aldı; Sivas’tan Sivrialan’a dönerken arkadaşları bir “üç kağıtçı” grubuna yakalanarak bütün paralarını kaybettiler. Arkadaşları Veysel’in 9 lirasını da alarak kumara verdiler. Veysel bu hadiseden bir müddet sonra Hafik’in Karayaprak köyünden Gülizar adlı bir kadınla evlendi.”


1931 yılında Sivas Lisesi edebiyat öğretmeni olan Ahmet Kutsi Tecer ve arkadaşları “Halk Şairlerini Koruma Derneği”ni kurdular. Ve 5 Aralık 1931 tarihinde de üç gün süren Halk Şairleri Bayramı’nı düzenlediler. Böylece Veysel’in yaşamında önemli bir dönüm noktası işlemeye başladı.

1933’e kadar usta ozanlarından şiirlerinden çalıp söyledi. Cumhuriyet’in 10. yıldönümünde Ahmet Kutsi Tecer’in direktifleriyle bütün halk ozanları Cumhuriyet ve Mustafa Kemal Atatürk üzerine şiirler yazdılar. Bunlar arasında Veysel’in de vardı şiirleri. Veysel’in gün ışığına çıkan ilk şiiri böylece “Atatürk’tür Türkiye’nin ihyası”... dizesiyle başlayan şiir oldu. Bu şiirin gün yüzüne çıkışı, Veysel’in de köyünden dışarıya çıkması anlamına geliyordu.

O zaman Sivrialan’ın bağlı olduğu Ağacakışla nahiyesi müdürü Ali Rıza Bey, Veysel’in bu destanını çok beğeniyor, “Ankara’ya gönderelim” diye istiyordu. Veysel de “Ata’ya ben giderim” diye arkadaşı İbrahim ile yürüyerek yola düştüler ve Ankara’ya gittiler. Veysel Ankara’da konuksever tanıdıkların evlerinde kırkbeş gün misafir kaldı. Destanı Atatürk’e getirmek hevesiyle geldiğini söylüyorsa da destanı Atatürk’e okumak kısmet olmadı. Ancak, Hakimiyet-i Milliye (Ulus) basımevinde destanı gazeteye verildi ve destan gazetede üç gün boyunca yayınlandı. Bundan sonra da bütün yurdu dolaşmaya, dolaştığı yerlerde çalıp-söylemeye başladı.
Köy Enstitüleri’nin kurulmasıyla birlikte, yine Ahmet Kutsi Tecer’in katkılarıyla, sırasıyla Arifiye, Hasanoğlan, Çifteler, Kastamonu, Yıldızeli ve Akpınar Köy Enstitüleri’nde saz öğretmenliği yaptı. Öğretmenlik yaptığı bu okullarda Türkiye’nin kültür yaşamına damgasını vurmuş birçok aydın sanatçıyla tanışma olanağı buldu. 1965 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi, özel bir kanunla Âşık Veysel’e, “Anadilimize ve milli birliğimize yaptığı hizmetlerden ötürü” 500 lira aylık bağlandı.

21 Mart 1973 günü, sabaha karşı saat 3.30’da doğduğu köy olan Sivrialan’da, şimdi adına müze olarak düzenlenen evde yaşama gözlerini yumdu.

Kara Toprak

Dost dost diye nicesine
sarıldım
Benim sadık yarim kara topraktır.
Beyhude dolandım boşa yoruldum

Benim sadık yarim kara topraktır.
Nice güzellere bağlandım kaldım

Ne bir vefa gördüm ne faydalandım
Her türlü isteğim topraktan aldım
Benim sadık yarim kara topraktır.

Koyun verdi kuzu verdi süt verdi
Yemek verdi ekmek verdi et verdi
Kazma ile dövmeyince kıt verdi
Benim sadık yarim kara topraktır.

Ademden bu deme neslim getirdi
Bana türlü türlü meyva yetirdi
Her gün beni tepesinde götürdü
Benim sadık yarim kara topraktır.

Karnın yardım kazma ile bel ile
Yüzün yırttım tırnak ile el ile
Yine beni karşıladı gül ile
Benim sadık yarim kara topraktır.

İşkence yaptıkça bana gülerdi
Bunda yalan yoktur herkesler gördü
Bir çekirdek verdim dört bostan verdi
Benim sadık yarim kara topraktır.

Havaya bakarsam hava alırım
Toprağa bakarsam dua alırım
Topraktan ayrılsam nerde kalırım
Benim sadık yarim kara topraktır.

Dileğin var ise Allah'tan
Almak için uzak gitme topraktan
Cömertlik toprağa verilmiş
Hak'tanBenim sadık yarim kara topraktır.

Hakikat ararsan açık bir nokta
Allah kula yakın kul Allah'a
Hak'kın hazinesi gizli toprakta
Benim sadık yarim kara topraktır.

Bütün kusurlarım toprak gizliyor
Merhem çalıp yaralarım düzlüyor
Kolun açmış yollarımı gözlüyor
Benim sadık yarim kara topraktır.

Herkim olursa bu sırra mazhar
Dünyaya bırakır ölmez bir eser
Gün gelir Veysel'i bağrına basar
Benim sadık yarim kara topraktır.

Kaynak:kimkimdir.gen.tr

29 Mayıs 2008 Perşembe

Nâzım Hikmet Ran



Nâzım Hikmet tam adıyla Nâzım Hikmet Ran lakabı "Güzel Yüzlü Şair"dir. (d. 20 Kasım 1901-15 Ocak 1902, Selanik - ö. 3 Haziran 1963, Moskova) Türk şair ve oyun yazarı. Türkiye'de serbest nazımın ilk uygulayıcısı ve çağdaş Türk şiirinin öncüsü. Uluslararası bir üne ulaşmış ve adı 20. yüzyıl'ın ilk yarısında yaşamış olan dünyanın en büyük şairleri arasında anılmıştır. Eserleri birçok yabancı dile çevrilmiştir. Mezarı halen Moskova'da bulunmaktadır. Türkiye Komünist Partisi (TKP) üyesi olup ayrı ayrı toplam 11 davadan yargılanmıştır.

Eserleri birçok ödül almıştır. Ancak Türkiye'deki yaşamının çoğunu hapiste geçirmiş daha sonra Moskova'ya gitmiş ve Türk vatandaşlığından çıkarılmıştır.

1938'de şairin cezaevine girmesiyle yasaklanıp ortadan kaldırılmış olan Nâzım Hikmet şiiri, Türkiye'de ancak ölümünden iki yıl sonra 1965'te yeniden ortaya çıkmıştır.

Üslubu ve başarıları

İlk şiirlerini hece vezni yazmaya başlamasına rağmen içerik bakımından diğer hececilerden uzaktı. Şiirsel gelişimi arttıkça hece vezni ile yetinmemeye ve şiiri için yeni formlar aramaya başladı. Sovyetler Birliğinde yaşadığı ilk yıllar olan 1922-1925 arası bu arama tepe noktasına ulaştı. O dönemdeki bir çok şairden farklıydı.

Hece vezninden ayrılarak Türkçe'nin vokal özellikleri ile harmoni oluşturan serbest vezini benimsedi. Mayakovski ve gelecekçilik taraftarı genç Sovyet şairlerinden esinlendi. Şiirlerinden bir çoğu müzisyen Zülfü Livaneli tarafından bestelendi. Ünol Büyükgönenç tarafından özgün bir şekilde yorumlanmış olan küçük bir kısmı ise 1979'da "Güzel Günler Göreceğiz" ismiyle kaset olarak çıktı. Bir kaç şiiri ise Yunanlı besteci Manos Loïzos tarafından bestelendi. Ayrıca bazı şiirleri Yeni Türkü'nün eski üyesi Selim Atakan ve Cem Karaca tarafından bestelenmiştir.

Ailesi

Babası, Matbuat Umum müdürlüğü ve Hamburg konsolosluğu yapmış olan Hikmet Bey, annesi Ayşe Celile Hanım'dır.
Çok güzel ve alımlı bir kadın olan Celile Hanım, bir dilci, eğitimci olan Enver Paşa'nın (Mustafa Celalettin Paşa'nın oğlu) kızıdır. Evinde piyano çalan, ressam denilebilecek ölçüde iyi resim yapan, Fransızca bilen bir kadındır. Annesinin baba tarafından dedesi, Polonya'dan 1848 Ayaklanmaları sırasında Osmanlı İmparatorluğu'na göç eden Polonezlerden Konstantin Borzecki'dir. Bu göçün ardından Osmanlı vatandaşı olunca Mustafa Celaleddin Paşa adını almış ve Osmanlı Ordusu'nda subay olarak görev yapmıştır. Türk tarihinde önemli bir eser olan "Les Turcs anciens et meternes" (Eski ve yeni Türkler) kitabını yazmıştır.Nazım Hikmet anneannesi tarafından da kuzey kafkasya çerkezlerindendir.

Babası Hikmet Bey, Selanik'te, Hariciye'de (Dışişleri) çalışan bir memurdur. Diyarbakır, Halep, Konya, Sivas valilikleri yapmış olan Nazım Paşa'nın oğludur. Mevlevi tarikatından olan Nazım Paşa aynı zamanda bir özgürlükçüdür. Kendisi Selanik'in son valisidir. Hikmet Bey henüz Nazım'ın çocukluğunda memuriyetten ayrılır ve ailece Halep'e, Nazım'ın dedesinin yanına giderler. Orada yeni bir iş, hayat kurmaya çalışırlar. Başarısız olunca İstanbul'a gelirler. Hikmet Bey'in İstanbul'daki iş kurma denemeleri de nihayetinde iflâsla neticelenir ve hiç hoşlanmadığı memuriyet hayatına geri döner. Fransızca bildiği için yeniden Hariciye'ye (Dışişleri) atanır.

Hayatı

Selanik'te doğdu. Aslen 20 Kasım 1901 olan doğum tarihi ailesi tarafından sene kaybetmemesi için 15 Ocak 1902 olarak kaydettirildi.

İlk şiiri ‘Feryad-ı Vatan’'ı 1913'te yazar. Aynı yıl Galatasaray Sultanisi'nde ortaokula başlar. 1917'de Heybeliada Bahriye Mektebi'ne girer. Daha sonra Kurtuluş Savaşı için Anadolu'ya geçer. Fakat sağlık nedenleri ile bahriyeden ayrılmak zorunda kalır. Bu sırada Hamidye Kruvazörü'nde güverte subayıdır.

Bolu'ya öğretmen olarak atanır. Daha sonra Batum üzerinden Moskova'ya giderek Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’nde siyasal bilimler ve iktisat okur. 1921'de gittiği Moskova’da devrimin ilk yıllarına tanık olur ve komünizm ile tanışır. 1924'te Moskova’da yayınlanan ilk şiir kitabı ’28 Kanunisani’ sahnelenir. O yıl Türkiye’ye dönerek Aydınlık Dergisi’nde çalışmaya başlar. Dergide yayınlanan şiir ve yazılarından dolayı on beş yıl hapsi istenince yeniden Sovyetler Birliği’ne gider. 1928’de af kanunundan yararlanır ve Türkiye'ye geri döner. Bu kez Resimli Ay dergisinde çalışmaya başlar. 1938’de yirmi sekiz yıl hapis cezasına çarptırılır. 12 sene süren tutukluluktan sonra askere alınacağı ve öldürüleceği endişesiyle Sovyetler Birliğine gitmek zorunda kalır. Bu yüzden DP hükümeti tarafından ülke vatandaşlığından çıkarılır ve Nazım Hikmet, mecburen büyük dedesi Mahmut Celaleddin Paşa (Konstantin Borzecki)'nın memleketi olan Polonya vatandaşlığına geçer ve Borzecki soyadını alır. Moskova'da 3 Haziran 1963 tarihinde kalp krizinden ölür.

Davaları ve sürgün

1925 yılından başlamak üzere şiirleri ve yazıları yüzünden birçok kere yargılandı. 1938 yılında orduyu ayaklanmaya kışkırtmaya çalıştığı gerekçesiyle 28 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırıldı. İstanbul, Ankara, Çankırı ve Bursa cezaevlerinde 12 yılı aşkın kaldı. Bursa cezaevinde kaldığı yılları anlatan Mavi Gözlü Dev adlı film 2007 yılında vizyona girmiştir. 1950 yılında bir af yasasıyla salıverildi. Ancak sürekli izlendiği ve çürüğe ayrıldığı halde 48 yaşında yeniden askerlik yapmaya çağrılması ve öldürüleceği yolundaki duyumlar üzerine yurtdışına kaçtı. 25 Temmuz 1951 tarihinde Bakanlar Kurulu tarafından Türk vatandaşlığından çıkarılmasına karar verildi. Sovyetler Birliği'nde Moskova yakınlarındaki yazarlar köyünde ve daha sonra da, eşi Vera Tulyakova (Hikmet)ile Moskova'da yaşadı. Memleket dışında geçirdiği yıllarda Bulgaristan, Macaristan, Fransa (Paris), Havana, Mısır gibi dünya memleketlerini dolaştı, buralarda konferanslar düzenledi, savaş ve emperyalizm karşıtı eylemlere katıldı, radyo programları yaptı. Budapeşte Radyosu ve Bizim Radyo bunlardan bazılarıdır. Bu konuşmaların bir kısmı bugüne ulaşmıştır.



Davaları

1925 Ankara İstiklal Mahkemesi Davası
1927-1928 İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi Davası
1928 Rize Ağır Ceza Mahkemesi Davası
1928 Ankara Ağır Ceza Mahkemesi Davası
1931 İstanbul İkinci Asliye Ceza Mahkemesi Davası
1933 İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi Davası
1933 İstanbul Üçüncü Asliye Ceza Mahkemesi Davası
1933-1934 Bursa Ağır Ceza Mahkemesi Davası
1936-1937 İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi Davası
1938 Harp Okulu Komutanlığı Askeri Mahkemesi Davası
1938 Donanma Komutanlığı Askeri Mahkemesi Davası

Ölümü ve sonrası

Haziran 1963 sabahı saat 06:30'da gazetesini almak üzere 2. kattaki dairesinden apartman kapısına yürümüş ve tam gazetesine uzanırken geçirdiği kalp krizi sonucunda yaşama veda etmiştir. Ölümü üzerine Sovyet Yazarlar Birliği salonunda yapılan törene yerli yabancı yüzlerce sanatçı iştirak etmiş ve tören siyah beyaz olarak kaydedilmiştir. Ünlü Novo-Deviçye Mezarlığı'nda (Новодевичье кладбище) gömülüdür. Mezar taşı siyah bir granitten olup meşhur şiirlerinden biri olan rüzgâra karşı yürüyen adam figürü taş üzerinde ebedileştirilmiştir.
2006 yılında Bakanlar Kurulunun Türk vatandaşlığından çıkarılmalar ile ilgili yeni bir düzenleme yapması durumu belirdi. Yıllardır tartışılmakta olan Nazım Hikmet'in Türk vatandaşlığına yeniden kabul edilmesi yolu açılmış gibi gözükmesine rağmen Bakanlar Kurulu bu maddenin sadece yaşamakta olanlar için düzenlendiğini ve Nazım Hikmet'i kapsamadığını öne sürerek bu öneriyi reddetti.
Şair Nazım Hikmet'in 2008 yılının ilk günlerinde, eşi Piraye'nin torunu Kerem Bengü tarafından, Piraye'nin evrakları arasında, “Dört Güvercin” adında bir şiiri ve 3 adet tamamlanmamış roman taslağı bulundu

Bazı eserleri

Memleketimden İnsan Manzaraları
Kafatası
Unutulan Adam
Taranta Babu'ya Mektuplar
Ferhad ile Şirin
Kurtuluş Savaşı Destanı
Kız Çocuğu
Tahir ile Zühre
Şeyh Bedrettin Destanı
Sevdalı Bulut, (Tiyatro oyunu)


Başka sanatçıların değerlendirmesi

Pablo Neruda (1904-1973) Şilili şair

GÜZ ÇİÇEKLERİNDEN NÂZIM'A ÇELENK

Niçin öldün Nâzım?
Ne yaparız şimdi biz
şarkılarından yoksun?
Nerde buluruz başka bir pınar ki
onda bizi karşıladığın gülümseme olsun?
Seninki gibi ateşle su karışık
acıyla sevinç dolu,
gerçeğe çağıran bakışı nerde bulalım?

Kardeşim,
öyle derin duygular, düşünceler yarattın ki bende,
denizden esen acı rüzgâr
kapacak olsa bunları
bulut gibi, yaprak gibi sürüklenir,
yaşarken seçtiğin
ve ölümden sonra sana barınak olan
oraya, uzak toprağa düşerler.

Al sana bir demet Şili kasımpatlarından,
al güney denizleri üstündeki ayın soğuk parlaklığını,
halkların savaşını, kendi dövüşümü
ve yurdumun kederli davullarının boğuk gürültüsünü
kardeşim benim, dünyada nasıl yalnızım sensiz,
çiçek açmış kiraz ağacının altınına benzeyen yüzüne hasret,
benim için ekmek olan, susuzluğumu gideren, kanıma güç
veren dostluğundan yoksun.

Hapisten çıktığında karşılaşmıştık seninle,
zorbalık ve acı kuyusu gibi loş hapisten,
zulmün izlerini görmüştüm ellerinde,
kinin oklarını aramıştım gözlerinde,
ama parlak bir yüreğin vardı,
yara ve ışık dolu bir yürek.

Ne yapayım ben şimdi?
Tasarlanabilir mi dünya
her yana ektiğin çiçekler olmadan?
Nasıl yaşamalı seni örnek almadan,
senin halk zekânı, ozanlık gücünü duymadan?
Böyle olduğun için teşekkürler,
teşekkürler türkülerinle yaktığın ateş için.

Jean-Paul Sartre (1905-1980)

"Ben her şeyden önce onun insan olarak büyüklüğünü ve kabına sığmaz enerjisini hatırlatmak istiyorum. Onu ağır hastalığı sırasında tanımış, yaşamak ve savaşmak iradesi karşısında şaşıp kalmıştım. Ama beni asıl etkileyen onun hüzünlü ve alaycı uyanıklığı oldu. Eziyetlerden, ölümlerden kaçıp kurtulan bu adam - başkalarının yaptığı gibi - dinlenmiyordu. Biten hiçbir şey yoktu onun için. Dıştaki düşmanla savaşırken içteki dostların hatalarına karşı da kardeşçe bir savaşı sürdürüyordu. Herkesle birlikte barış uğruna, emperyalizme ve faşizme karşı savaştığı sırada bile, Moskova'da oynanan bir piyesinde, bürokrasinin tehlikelerine karşı arkadaşlarını uyarıyordu. Ne militan disiplininden geçti, ne de yazar eleştiriciliğinden. Bu çelişmeyi sonuna kadar yaşadı. Bu sürekli gerginlik, son yıllarda, mahpusluktan artakalan güçlerini de yedi bitirdi. Ama asıl bu yönüyle bugün bir örnek insan olarak kalıyor aramızda.
"Vefalı dost, yiğit militan, insan düşmanlarının amansız düşmanı, her yerde hizmet etmek ama hiçbir şeyi görmezden gelmek istemiyordu. (...)
"Durup dinlenmeden nöbet tutan bir insanın eserleri, ölümünden sonra da, sizin için aynı işi yapıyor." ("Nâzım Hikmet'e Saygı" başlıklı yazısından.)


Philippe Soupault (1897-1990)

"Nâzım Hikmet bir insandı, büyük bir şairdi. Onunla hep rastlantıyla karşılaşmışımdır. Daha ilkinden, sevinçle benimsedim onun parlaklığına tutulmayı. Yaşamının bazı dönemlerini tanıyordum yalnızca; uğradığı ve üstesinden geldiği deneylerin bazılarını biliyordum. Masallaşmıştı. Bakışıyla karşılaşınca insan, onun kaderinin örnek bir kader olduğunu görmezden gelemiyordu. Korkunç acı çekti uzun zaman, ama hiç yenilmedi. (...) Şiirleri, bilindiği gibi, hayran olunası şiirlerdi. Şiirlerini okuyanlardan, dinleyenlerden hiçbiri, okumalarından, dinlemelerinden önceki gibi kalmadılar. (...)
"Çağımızda şairin yeri, yalnızca doğrulanmış değil, aynı zamanda yükseltilmiş oldu onunla." (1964'te, Paris'te yayımlanan Nâzım Hikmet Şiini Antolojisi'ne yazdığı önsözden.)


Louis Aragon (1897-1982)

"Nâzım, senden bana ilk 1934'te söz ettiler, sen hapisteydin, o zaman bir şeyler yazabildim. Dostluğumuz otuz yıl sürmedi. Ne kadar az, otuz yıl. 1950'de, bizler, yani Türk halkı ile dünyanın her köşesindeki şairler seni hapisten kurtardığımız zaman, bir on dört temmuz günü dosdoğru hayatın içine daldın. Ama bu yıl, sabırsızlığından, temmuzu bekleyemedin... Hapisane dışında on üç yıl, ya da buna yakın bir şey, kırk sekizinden altmış birine dek, güzel bir yaşam bu. On üç yıl, çok şey. Hapisane dışında öldün, bu da çok şey." ("Nâzım Hikmet İçin" başlıklı yazısından.)

Tristan Tzara (1896-1963)

"Baştan başa Türk ulusunun umutlarını soluyarak Nâzım Hikmet'in şiiri bütün ulusların ortak dileklerinin alabildiğine insansı anlatımını kucaklıyor. Bu anlamda, Nâzım'ın şiiri günümüz insanının ekinsel alanının sahibidir ve tarihsel değerinin gürlüğüyle sürekli bir hakikat değeri kazanır.
"Her ne kadar yadsınamaz bir özgünlüğü de olsa, Nâzım'ın şiiri çağdaş Batı şiirinin yapısına yabancı değildir. Özellikle Mayakovski ve Garcia Lorca'nın yapı çizgisindedir. (...)
"Nâzım'ın memleketinin edebiyatında oynadığı tarihsel rolün bilincine varanlar artık biliyorlar ki, Nâzım'ın adı, yığınların karşıdevrimin karanlık kuvvetlerine karşı yapmakta olduğu gürlütüsüz ama güçlü savaşla bağlantıdadır." ("Nâzım Hikmet Üstüne"
başlıklı yazısından.)


Attilâ İlhan (d.1925)

MÜJGÂN'A AŞK ŞARKILARI

o akşam da lambamızı söndürmüştük nedîm ile
nedîm'den bile kıskandığım sevdiğim ile
son şarkılar dağılmıştı mevsim ile
yalnız çamlıca'da bir ud yankılanırdı

dünyayı tumturaklı bir yalan sayanlar
yalanın dehşetini yaşlandıkça anlar
nâzım'ın piraye'yi sevdiği zamanlar
ölse ölümünden ne suçlar çıkarılırdı

boğucu bir sessizlikte ateşten goncalardır
o demirden şiirler ki sanki tabancalardır
umutsuz hangi gününde el atsan ateşe hazır
nâzım onları yazarken duvarlar çatırdardı

gördün sessizce buluştuğunu nâzım'la nedîm'inl
acivert ıssızlığında yıldızlı bir serviliğin
birinin elinde varidat'ı simavnalı bedreddin'in
birini ağzında gül elinde mey kâsesi vardı.

Abidin Dino (1913-1993)

"Günün birinde, durup dururken haşarı küçük Nâzım bir cam kıracak olmuş.
"'Neden kırdın bu camı?' sorusuna çocuğun karşılığı aydınlatıcı :
"'Camdan bir uçak yapmak için!'
"Belki yeni bir şiir türünün başlangıcı sayılabilirdi bu söz. Çok sonra Bursa Hapishanesi'ne 'Taş tayyare' adını koyacaktı tutuklu şair. Acayip bir ilişkisi olacaktı Nâzım'ın uçaklarla. Pekin'de geçirdiği 'enfarktüs' krizi üstüne apar topar Moskova'ya dönüş serüveni örneğin...
"Havana'ya uçuşu bir sevinç olmuştu, ona karşılık Tanganika'ya uçuşta yüreği çok ağrımıştı. Ve elbette oralara kadar gitmesi kesinlikle doğru değildi. Hangi sersem bu yolculuğu istemişti Nâzım'dan? Lübnan'a giderken uçak Türkiye toprakları üzerinden geçmişti, öylesine yüksekten ki, türkiye boz bir kilime benziyordu.
"Kederli kederli anlatmıştı Nâzım uçak lombozundan memleket manzaralarını seyredişini. Aşkla seyretmişti bozkırları, dağları, ırmakları, ovaları son kez." (24 Eylül 1990'da yazdığı "Yazılmamış Bir Kitaba Başlangıç" başlıklı yazısından.)

Ve daha bir çok sanatçı Nazım Hikmet Ran hakkında yorum yapmıştır.Fakat yazmayla bitmeyecek kadar uzun olduğu için yalnızca bu kadarını ele alıyoruz.


Nazım Hikmet'den bir şiir


MEMLEKETİMİ SEVİYORUM


Memleketimi seviyorum :
Çınarlarında kolan vurdum, hapisanelerinde yattım.
Hiçbir şey gidermez iç sıkıntımı
memleketimin şarkıları ve tütünü gibi.
Memleketim :Bedreddin, Sinan, Yunus Emre ve Sakarya,
kurşun kubbeler ve fabrika bacaları
benim o kendi kendinden bile gizleyerek
sarkık bıyıkları altından gülen halkımın eseridir.

Memleketim.
Memleketim ne kadar geniş :
dolaşmakla bitmez, tükenmez gibi geliyor insana.
Edirne, İzmir, Ulukışla, Maraş, Trabzon, Erzurum.
Erzurum yaylasını yalnız türkülerinden tanıyorum
ve güneye
pamuk işleyenlere gitmek için
Toroslardan bir kerre olsun geçemedim diye utanıyorum.

Memleketim :
develer, tren, Ford arabaları ve hasta eşekler,
kavak
söğüt
ve kırmızı toprak.
Memleketim.
Çam ormanlarını, en tatlı suları ve dağ başı göllerini seven alabalık
ve onun yarım kiloluğu
pulsuz, gümüş derisinde kızıltılarla
Bolu'nun Abant gölünde yüzer.

Memleketim :
Ankara ovasında keçiler :
kumral, ipekli, uzun kürklerin pırıldaması.
Yağlı, ağır fındığı Giresun'un.
Al yanaklı mis gibi kokan Amasya elması,
zeytin
incir
kavun
ve renk renk
salkım salkım üzümler
ve sonra karasaban
ve sonra kara sığır
ve sonra : ileri, güzel, iyi
her şeyi
hayran bir çocuk sevinciyle kabule hazır
çalışkan, namuslu, yiğit insanlarım
yarı aç, yarı tok
yarı esir...

Nazım Hikmet


Kaynak:nazimhikmetran.com,wikipedia

23 Mayıs 2008 Cuma

Oskar Schindler




Oskar Schindler (28 Nisan, 1908 - 9 Ekim, 1974), II. Dünya Savaşı'nda, Polonya'da ve günümüzün Çek Cumhuriyeti'nde bulunan emaye ve mühimmat fabrikalarında, çalıştırma yoluyla 1.200'e yakın Yahudi'yi soykırımdan kurtaran Alman işadamı.
Hayatı 1982'de Thomas Keneally'nin yazdığı Booker Ödülü sahibi Schindler'in Gemisi(Schindler's Ark) kitabına ve bu kitaptan uyarlanan Steven Spielberg'in 1993 yapımı yedi Oscar kazanan Schindler'in Listesi (Schindler's List) filmine konu olmuştur.

Erken Dönem Hayatı

Schindler 28 Nisan 1908'de Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'na bağlı Moravia bölgesinde, Zwittau'da doğdu. Zwittau'nun günümüz Çek Cumhuriyeti'ndeki adı Svitany'dir.

Oskar Schindler'in ebeveynleri Hans Schindler ve eşi Franziska Luser, Roma Katoliği'ydiler, ama Oskar 27 yaşındayken boşandılar.Oskar ablası Elfriede ile çok yakındı. Okuldan sonra Brno'da bir elektrik mühendisliği firmasında pazarlamacı olarak çalıştı. 1930'larda birçok kez iş değiştirdi. Ayrıca birçok farklı iş kurmayı denedi ancak Büyük Buhran sebebiyle iflas etti. Çekoslovakya vatandaşı olmasına rağmen Schindler Alman ordu haberalma servisi (Abwehr) için çalışmaya başladı. Temmuz 1938'de açığa çıktı ve hapse atıldı, ancak Münih Anlaşması sonrasında bir politik hükümlü olarak serbest bırakıldı.[6] 1939'da Schindler Nazi Partisi'ne katıldı. Bir kaynağa göre (Nazi dokümanlarına ve savaş sonrası soruşturmalara dayanarak) Abwehr ile çalışmaya devam etti ve 1 Eylül 1939'da başlayan Polonya'nın İşgali'ne giden yola katkıda bulundu.
6 Mart 1928'de Schindler Josef ve Maria Pelzl'in kızları Emilie Pelzl (1907-2001) ile evlendi.[8], Bu evlilikten çocuğu olmadı.

II. Dünya Savaşı



Fırsatları değerlendiren bir işadamı olarak Almanya'nın 1939'daki Polonya işgalinin yaratacağı iş olanaklarını gören birçok kişiden biriydi. Schindler Nazi Almanyası'nın aryanlaştırma politikası dahilinde Yahudi endüstrici Nathan Wurzel'in Kraków'daki bir fabrikasının sahibi oldu.
Schindler, Wurzel'in tavsiyesine uyarak fabrikasının adını Deutsche Emaillewaren-Fabrik, veya DEF yaptı ve emaye eşya üretmeye koyuldu. Yahudi muhasebecisi Itzhak Stern yardımıyla 1,000 civarında Yahudi köle-işçiyi fabrikasında çalıştırmaya başladı. Stern ve Schindler ilk tanıştıklarında, Schindler elini uzatmış, ancak Stern sıkmamıştır. Schindler sebebini sorduğunda Yahudi olduğunu söylemiş ve bir Yahudinin bir Alman'ın elinin sıkmasının yasak olduğunu söylemiştir. Schindler'in cevabı bir Alman argo terimi olan "Scheiße" olmuştur. İlk başlarda Schindler'in ana motivasyonu para olmuştur, örneğin zengin Yahudi yatırımcılarını saklamıştır, ancak daha sonraları tüm işçilerini durumun parasal maliyetini düşünmeden korumaya başlamıştır. Örneğin bir çok kez vasıfsız işçilerinin aslında fabrika için önemli olduğunu iddia etmiştir. İşçilerine zarar verilmesi Schindler'in şikayetlere ve hükümetten tazminat taleplerine yol açmıştır.





1942'de Kraków gettosuna yapılan akına şahitlik eden Schindler,askerlerin burada yaşayanları toplayıp Kraków-Płaszów toplama kampına nakliyat için hazırlamasını da görmüştür. Schindler, kendisi için çalışan bir çok Yahudinin öldürülüşü karşısında dehşete düşmüştür. Schindler, ikna ediciliği sayesinde Schindler'in Yahudileri (Schindlerjuden) olarak tabir edilen çalışanlarını korumak için tüm hünerlerini kullanabilmiştir. Schindler DEF'te çalışan Yahudileri kurtarmak için sık sık sıradışı yollara başvurmuştur, sıklıkla kişisel karizmasına ve insanların sevgisini kazanma yeteneğine başvurmuş, gereken durumlarda yağcılık yapmıştır. Eric Silver'in The Book of Just (Adilin Kitabı) kitabında bahsettiği bir olayda "İki Gestapo gelerek ofisine girdiler ve sahte Polonyalı kimlik belgelerine sahip beş kişilik bir ailenin teslim edilmelerini istediler. 'içeri girmelerinden üç saat sonra' dedi Schindler, 'iki sarhoş Gestapo, ellerinde mahkumları ve talep ettikleri suçlayıcı dokümanlar olmadan ofisimden dışarı çıktı'".Schindler'in ayrıca gettodan dışarı çocuk kaçırarak Polonyalı rahibelere teslim ettiği ve rahibelerin çocukları Nazilerden sakladıkları veya Hristiyan yetimler olarak tanıttıkları da bilinmektedir.Plaszow'un kumandanı Amon Göth ile 700 Yahudinin yakındaki bir fabrika tesisine taşınmasını da ayarlamış, böylece Alman gardiyanların yaratabileceği tehlikeden uzaklaşmalarını sağlamıştır. Haziran ile Ekim 1942 arasında SS'ler gettoda bulunan 17,000 esirden 14,000'ini Belzec ölüm kampına yollamıştır,Schindler'in kurtardığı Yahudiler kurtulanların arasında çoğunluktadır.




Schindler "karaborsacılık" ve "zimmete para geçirmeye katılma" şüpheleriyle iki kez tutuklanmıştır. Komutan Amon Göth ve diğer SS subaylarının kanunen Reich'e ait olan para, mücevherat ve sanat eserleri gibi Yahudi mallarını kendileri için alıkoymalarına yardımcı olmuştur. Schindler bu malların satışında aracılık etmiş ve çalıntı malları alıkoymuştur. Her tutuklanmasından sonra genellikle rüşvet ile soruşturmayı engelleyerek serbest kalmayı başarmıştır.
Kızıl Ordu'nun Auschwitz ve doğudaki diğer toplama kamplarının yakınlarına gelmesiyle SS'ler kalan esirleri batıya doğru göndermeye başlamıştır[kaynak belirtilmeli]. Schindler SS subaylarını ikna ederek 1.100 Yahudi işçisinin Nazi işgali altındaki Çekoslovakya'da, dönemin Sudetanland eyaletinde yer alan Brněnec-Brünnlitz'e gönderilmesini sağlamış, bu sayede ölüm kamplarından kurtarmıştır[kaynak belirtilmeli]. Brněnec'de bir diğer Yahudi fabrikasını aynı şekilde ele alarak 37 mm. mühimmat (cephane) bileşenleri üretmeye başlamıştır.

Savaştan Sonra

Savaşın sonuna doğru Schindler tüm servetini rüşvet ve karaborsadan işçileri için yaptığı alımlarla tüketmişti. Hemen hemen yoksul biçimde Regensburg, Almanya'ya ve daha sonra Münih'e taşındı; ancak savaş sonrası Almanya'da başarılı olamadı Gerçekte, mali durumu Yahudi organizasyonlarından yardım alacak kadar kötüydü. 1948'de Schindler Arjantin'e göç etti ancak orada iflas etti[17]. 1958'de Almanya'ya döndü ve bir seri başarısız iş girişiminde bulundu. Am Hauptbahnhof Nr. 4, Frankfurt am Main, Batı Almanya adresinde küçük bir apartmana yerleşti ve tekrar bir Yahudi organizasyonun ayrdımıyla bir çimento fabrikası kurmaya çalıştı. Ancak bu iş de 1961'de iflas etti. İş ortağı ortaklığı iptal etti.



Oskar Schindler Frankfurt, Almanya'da 9 Ekim 1974'te 66 yaşında öldü. Ölümünden kısa bir süre önce, bir Schindlerjuden olan Poldek Pfefferberg'e Kudüs'te gömülmek istediğini söylemişti. Bu isteğin sebebini "Benim çocuklarım burada" sözleriyle gerekçelendirmiştir. Kudüs'ün Sion Dağı'ndaki katolik mezarlığına gömüldü.
Schindler'in gerçek motivasyon sebebi net olarak bilinmemektedir. Yine de bu konuda "Benim için çalışan insanları tanıdım... İnsanları tanıdığınızda, onlara karşı insanlar gibi davranırsınız" sözüyle, Yahudilerin Nazi Almanyası'nda insan sayılmaması fikrine katılmadığını belirtmiştir.


Mirası


1967'de, Schindler İsrail'de Holokost kurbanlarına adanmış Yad Vashem anıtında, Holokost sırasında Yahudilere yardım eden ve Yahudi olmayanları belirten "diğer uluslardan adil kişiler" arasında belirtilmiştir. Bu anıtta ismi yer alanlar, çok büyük kişisel risk alarak Yahudileri kurtaran Yahudi olmayan kişilerdir. Schindler, Nazi partisi üyesi olup da bu anıtta yer alan tek kişidir. Onuruna Yad Vashem Anıtı'nda bir ağaç dikilmiştir.





Schindler'in Holokost'tan kurtulan Poldek Pfefferberg tarafından anlatılan hikayesi, Tom Keneally'nin kitabı Schindler'in Gemisi romanının temelidir.Roman daha sonra Schindler'in Listesi olarak yeniden adlandırılmıştır. Bu kitap, 1993 yılında Schindler'in Listesi adıyla Steven Spielberg tarafından beyaz perdeye uyarlanmıştır. Filmde, Schindler Liam Neeson tarafından canlandırılmıştır. Neeson, bu filmdeki performansı ile En İyi Aktör kategorisinde Oskar adayı olmuş, film ise En İyi Film Ödülü'nü kazanmıştır.






Spielberg'in filminin getirdiği ses, Schindler'i popüler kültüre taşıdı. Spielberg'in filmi, popüler kültürde Schindler'in bilinirliğinin temelini oluşturdu: Kâr amaçlı, etik değerlere çok önem vermeyen bir endüsticinin, bir noktada verdiği sessiz ama bilnçli kararla tüm varlığını, gerektiğinde Nazi'lerin göz ardı etmesini sağlamak için bile olsa işçilerinin hayatlarını kurtarmaya harcamasının hikayesi. Spielberg'in filmi sinematik sebeplerle orijinal hikayeye kıyasla bazı farklılıklarla sahip olsa da, Schindler'in rolü tarihi hikayelerin dramatizasyonunda nadir rastlanan bir sadakatle anlatılmıştır. Schindler gerçekten varlığının çok büyük kısmını Yahudileri kurtarmak için harcamış, işçilerinin hayatlarını kurtarabilmek için politik duruşuna ve ülkesine sonsuza dek yabancılaşmıştır; fakat savaşın sonunda filmde anlatıldığı gibi tamamen parasız kalmamıştır.


1999 sonbaharında bir zamanlar Schindler'in arkadaşlarına ait olan bir evin tavan arasında bulunan bir çantada, Oskar Schindler'e ait 7.000 doküman ve fotoğraf bulundu. Yerel gazete "Stuttgarter Zeitung" bu çantanın içindekileri inceledi. Daha sonra orijinal belgeler Yad Vashem, İsrail'de bulunan Holokost Müzesi'ne, kopyaları ise Schindler'in eşi Emilie Schindler'e gönderildi. Bu belgeler arasında kurtardıklarının listesi ve 'Yahudilarini' bırakmadan önce yaptığı konuşması da yer almaktaydı. Emilie'ye daha sonra 25.000 € ödül gönderildi.

22 Mayıs 2008 Perşembe

KİSS (Rock Grubu)






Tarih 1973’ ü gösterirken, çiçek çocuklar, hippiler, barış yanlısı sempatik gruplar, efendi adamlar müzik dünyasını tam da işgal etmişken ortaya çıkmış bir grup Kiss. Sahne Şovları, Corpse Paint denilen ve Black Metal ile var olduğu düşünülen makyaj stilini ilk kullanan grup olmaları ve hızlı bir şekilde albüm çıkarmalarıyla ünlü. Hard Rock denildiğinde akla ilk gelen grup olmasının haklılığını yazıyı okuyunca anlayacaksınız…


Gene Simmons ve Paul Stanley tarafından kurulan grup çok geçmeden kadrosuna önce Peter Criss ve hemen ardından Ace Frehley’ ı ekleyerek canlı performanslara ve dünyaya adlarını duyuracak sahne şovlarına başladı. Kuruluşu oldukça iddialı olan grup, haklarındaki bu düşünceyi doğrulamak istercesine, 1974 yılı Ekim ayında grubun kendi adını taşıyan “Kiss” albümü raflardaydı 9(dokuz) parçadan oluşan bu albümün hemen ardından yine ekim ayında 10(on) parçadan oluşan “Hotter Than Hell” isimli albümlerini aynı ay içerisinde raflara yerleştirdi.
Albümler satılıyor ve dinleyicilerin farklılığa olan açlığı Kiss grubu tarafından ustaca kullanılıyordu. Önceki iki albümün hemen ardından 1975 yılının Mart ayında “Dressed To Kill” albümü piyasaya çıktı, 10(on) parçadan oluşan bu albümle beraber Kiss grubunun adı her yerde anılmaya başlandı ve grubun albüm satışları hızla artmaya devam etti. Hızını yine alamayan grup, “Dressed To Kill” albümünden 7 (yedi) ay sonra “Kiss Alive I” adlı konser albümünü de piyasaya çıkardı. Efsanevi konserlerinde söyledikleri 16(on altı) parça bu albümle beraber Kiss hayranlarının beğenisine sunuldu.


1976 yılının Mart ayında “Destroyer” albümü piyasaya çıktı. Grup hiçbir şekilde dinleyicisini kendisinden mahrum etmemeye kararlı bir şekilde ilerliyordu. Ve gün geçtikçe grup üyeleri daha fazla değişiyordu. Grubun makyajları(corpse paint), ilginç sahne kostümleri gün geçtikçe daha ilgi çekici bir hal alıyordu.

Yine 1976 yılında “Rock And Roll Over” albümü piyasaya çıktı ve yine büyük ilgi topladı. 10(on) parçadan oluşan bu albüm Kiss Grubunun hiçbir gününün boş geçmediğini gösteriyordu.
1977 yılının temmuz ayında, “Love Gun” albümü dinleyiciye raflardan göz kırpmaya başlamıştı ve bu albüm de 10(on) parçadan oluşmaktaydı. Albüme ismini veren Love Gun parçası, yerini hak etmiş bir parça olduğunu göstermekteydi. Çok geçmeden “Kiss Alive II” konser albümü piyasaya çıktı.



1978 yılının Nisan ayında “Double Platinum” adlı, Grubun kült olmuş parçalarından oluşan bir albüm çıktı. Ve tam da bu sırada grup içerisinde anlaşmazlıklar baş göstermeye başladı. Her üye kendi solo albümünü yapmak için stüdyoya girdi ve 18 Eylül 78’ de “Paul Stenley”, “Gene Simmons”, “Ace Frehley” ve “Peter Criss” isimli üyelerin kendilerini yansıttığı solo albümleri piyasaya çıktı.

1979 yılının Mayıs ayında 9(dokuz) parçadan oluşan albüm “Dynasty” dinleyiciyle buluştu. Bu albüm Kiss grubunun en iyi çalışmalarından biriydi ve anlaşılan solo albüm isteği ile aralarında anlaşmazlıklar çıkan grup üyeleri istekleri gerçekleşince yeni albüme daha iyi kanalize olmuşlardı. Tek sorun; albümün disko kültüründen etkilenmiş olmasıydı. Ancak zaman değişiyordu ayak uydurmak lazımdı.


1980 yılının Mayıs ayında piyasaya çıkan “Unmasked” albümü ile beraber grup ilk kaybını verdi ve Peter Criss Kiss grubundan ayrıldığını açıkladı. Belki de bu ayrılık Unmasked albümünün kötü satış grafiğiyle alakalıydı. Cevabını yalnızca kendisinin ve arkadaşlarının bildiği sessiz bir ayrılıktı bu. Bu kaybın ardından Kiss için “bitti” tarzında yorumlar yapılsa da, Criss ayrılığının hemen ardından Davula, Eric Carr geçti. Hızlı ve başarılı bir giriş yapan Eric Carr ile beraber Kiss tekrar eski tarzına döndü. Hiç vakit kaybetmeden Kasım 81’ de yeni albüm “Music From The Elder” meraklı Kiss hayranlarının karşısına çıktı ve yüreklere su serpti.


1982 yılının Ekim ayında dinleyiciyle buluşan “Creatures Of The Nights”, grubun hala ayakta kaldığına ve kendilerinden ödün vermediklerine başka bir kanıt niteliğindeydi. Ancak bu albümle beraber gitarist Ace Frehley gruba veda etti ve yerine Vinnie Vincent geçti. Ancak bu sırada Kiss hayranlarını deli eden bir olay yaşandı. Grup MTV’ de canlı yayında Makyajlarını silerek, binlerce hayranının Kiss plaklarını kırmasına sebep oldu. Grup makyajlı haliyle o kadar benimsenmişti ki, hayranları makyajsız Kiss grubunu görünce kelimenin tam anlamıyla çıldırdı.
Eylül 83’ de yeni albüm “Lick it Up” piyasaya çıktı. Makyajlarının silinmesiyle irtifa kaybeden grup, bu albümün kapağında karşımıza makyajsız çıkıyordu. Herkes Kiss grubunun bittiğini düşünmeye başlamışken, 10(on) parçalık Lick it Up albümü, “biz hala buradayız” dercesine, grubun bittiğini düşünenlere meydan okuyordu. Albüm Glam Rock yapısında başarılı çalışmalardan meydana geliyordu. Bu albümle beraber Vinnie Vincent gruptan ayrıldı ve yerine Mark St John geçti ancak Mark da aynı yıl içeriside grubu bıraktı ve yerine Bruce Kullick geçti. Grup hemen yeni albüm için stüdyoya kapandı.


Eylül 84’ de 9(dokuz)parçadan oluşan yeni albüm “Animalize” raflara kuruldu. Hiç ara vermeden Eylül 85’ de başka bir yeni albüm “Asylum” piyasaya çıktı. Ancak Kiss Eski tarzından ödün vermedi ve turnelerden fırsat bulduğu anda yeni albüm için çalışmalara başladı.
Eylül 87’ de “Crazy Nights” albümü de 1 yıl aradan sonra dinleyiciyle buluştu. Kasım 88’ de “Smashes Thrashes And Hits” albümü de piyasadaydı. Bu albüm grubun hit parçalarının tabir-i caiz ise “remix yemiş” hallerinden oluşuyordu ancak 15(on beş) parçalık bu albüm kesinlikle “kötü” diye nitelendirilecek bir yapıda değildi.


Ekim 89’ da yeni albüm “Hot In The Shade” piyasaya çıkmıştı. Grup hala beklenenin tersi yönde devam ediyor ve Kiss olma özelliğini koruyordu. Her geçen gün daha fazla sevilen, daha fazla saygı gören grup bu sıralarda acı bir haberle yıkılmıştı. Gruba zor zamanında yetişen ve tekrar eski Kiss grubunun hayranlarının karşısına çıkmasına vesile olan kişi Eric Carr, kanser olmuştu. Grup bir süre dinlendi, çalışmalarına ara verdi ancak Eric, 1991 yılında kasere yenik düşerek hayata veda etti.
Eric’ in ölümüyle sarsılan grup belki de bir kez daha bu sefer onun için toparlandı ve Eric Carr’ dan boşalan yeri Eric Singer ile doldurarak yoluna devam etti ve 1992 yılının Mayıs ayında 12(on iki) parçadan oluşan “Revenge” albümünü çıkardı.

1993 yılında “Kiss Alive III” isimli konser albümü piyasaya çıktı. 1994 yılında da Tribute albüm olan “Kiss My Ass” albümü piyasaya çıktı.


1996 yılında “MTV Unplugged” isimli grubun Mtv sahne performanslarından oluşan bir albüm de piyasaya çıktı. Yine aynı yıl, “You Wanted The Best…You ‘ve God The Best” adlı bir çalışma piyasaydı.


1997 yılında Grubun sevilen şarkılarından oluşan 16(on altı) parçalık, “Greatest Kiss” albümü dinleyiciyle buluştu. Bu sıralarda Kiss eski kadrosunu toplamıştı ve artık; Gene Simmons, Ace Frehley, Paul Stanley ve Peter Criss olarak tekrar yoluna devam ediyordu. Ancak eski üyeleri ve arkadaşları Bruce Kullick ve Eric Singer için, onların da içinde bulunduğu “Carnival Of Souls” albümü kaydedildi ve 97 yılının Ekim ayında piyasaya sürüldü. Aynı yıl “Detroit Rock City” filmi çekildi ve uzun süre gösterimde kaldı. Bu elbette ki Kiss grubunun ne anlama geldiğini bir kez daha insanlara gösteren bir durumdu.


1998 yılının Eylül ayında piyasaya çıkan “Psycho Circus” albümü Kiss tarihinin en sert soundlu albümü olarak akıllara kazınacaktı. Bu albümle beraber Klip çekimleri ve Turlar olağanca hızıyla, üyelerin ilerlemiş yaşına rağmen devam etti.


Uzunca süre turlar düzenleyen grup için 2002 yılında “The Very Best Of Kiss” adında En iyi parçalardan oluşan bir albüm çıktı.




Daha sonra sırasıyla 02’ de “Symphony Alive IV”(Dvd) 03’ de “Millenium Collection”, 04’ de “Millenium Collection vol: 2”, yine 04 yılında “Kiss Gold 1974-82” piyasaya çıktı.
Nisan 05’ de Irak ve Afganistan’da savaşan askerlere adadıkları konserlerinde tam 40.000 kişi vardı.




Kasım 2005’ de 2 (iki)dvd den oluşan “Rock The Nation Live” piyasaya çıktı.





Kaynak:rakunroll.com

17 Mayıs 2008 Cumartesi

Video Oyunları Tarihi





Video oyunları tarihi gerçekte 1961 tarihinde başlamıştır.Çünkü bu tarihte ilk video oyunu yapılmıştır.Ancak 1889 tarihinden itibaren bugünkü zamana gelen firmalar doğmuş ve fikirler üretilmiştir.Bu yüzden biz bu araştırma yazısında 1889-2001 tarihleri arasındaki video oyunları tarihini,gelişimini ve önemli olaylarını inceleyeceğiz.
Video oyunları tarihi 9 çağa ayrılır:

~Video Oyunları Öncesi Çağ (1889-1970)
~İlk Çağ (1971-1977)
~Altın Çağ (1978-1981)
~Gelişme Çağı (1982-1984)
~İlerleme Çağı (1985-1988)
~Yükselme ve Marketleşme Çağı (1989-1992)
~32 bit Üretim Çağı(1993-1997)
~Modern Çağ (1998-1999)
~Yeni Çağ (2000-2001)


~Oyunlar Öncesi Çağ
Oyunlar Öncesi Çağ, 1889 yılından başlayıp,1970 yılına kadar süren çağdır.Bu çağda eski firmalar,video oyunu endüstrisine girmeye başladılar.Bu çağ video oyunları tarihinin başlangıç noktasıdır.Bu çağdaki oluşan olaylarla birlikte,video oyunları endüstrisi gelişmeye başlamıştır.Şimdi bu çağın önemli olaylarını yıl-yıl inceleyelim:

1889
Bu tarihte Nintendo’nun ilk adımları atılmaya başladı.Fusajiro Yamauchi adlı Japon bir manifaturacı,Marafuku adlı bir şirket kurdu ve Hanafuda adlı Japon kart oyunlarını üretti.Daha sonra Marafuku şirketi,1907’de Vahşi Batı (Western) kart oyunlarını satışa sundu.1951 yılında ise firmanın adı değiştirildi ve Nintendo Kart Oyunları Şirketi konuldu.“Nintendo” nun anlamı Japonca “şansı cennette bırak” idi.
(Not:Nintendo firması esasen 1889 da değil,1951’de kurulmuştur.)

1891
Gerard Philips adlı bir kişi,Hollanda’da lamba ve diğer elektrikli malzemeler üreten bir şirket kurdu.

1918
Konosuke Matsushita,Matsushita'ya Housewares'in işleri imal ettiği elektrik şirketini kurar. Sonra 70 yıl esnasında, şirket bir aile şirketi kuracak, Panasonic'i kapsayacaktır.

1932
Bir Rus göçmeni olan Maurice Greenberg,kösele ayakkabı üretme fabrikası kurdu.Fabrikanın adı Connecticut Kösele Şirketi idi.50’li yıllarda ise Maurice’in oğlu Leonard,kösele kesme makinesini buldu.Şirketin adını değiştirerek COLECO koydu (Çünkü şirketin adı İngilizce’de Connecticut Leather Company idi.Bu yüzden de her kelimenin ilk iki harfi alındı ve COLECO adı konuldu.Böylece kısaltma yapıldı.).Kösele kesme makinesinin kullanılmaya başlanmasıyla şirket,kösele sanatıyla ilgili malzemeler satmaya başladı.Ancak gelişme bitmedi:Leonard,plastik şekillendirme makinesini buldu.

1945
Harold Matson ve Elliot Handler adlı iki kişi,atölye olarak kullandıkları garajlarında,resim çerçevelemeye başladılar.Daha sonra şirket olarak çalışmaya başladılar ve şirketin adını da “Matter” koydular ve sipariş üzerine iş yürütmeye başladılar.Daha sonra Elliot,resim çerçeveleme artıklarını kullanarak,yan iş yapmaya başladı.Yaptığı yan iş ise bebek evi mobilyacılığı idi.

1947
Akio Morita ve Masori Ibuka adlı iki Japon;Tokyo Telekomünikasyon Mühendislik Şirketi’ni kurdu.Ancak şirketin esas adı Tokyo Telekominication Engineering Company idi.Daha sonra Morita,bir Amerikan malı kaset kaydediciyi gördü ve bunu üretmeye başladı.1952‘de ise 25.000 dolar ödeyerek Bill Labs adlı kişiden transistörün patentini aldı.Bunu ise dünyanın ilk cep büyüklüğündeki bataryalı (yani pille çalışabilen) radyoyu üretmek için kullandı.Şirket gittikçe yükseliyordu.Bu yüzden Amerika ve Avrupa pazarlarına da el atmak istiyordu.Ancak adları,Amerikalılar ve Avrupalılarca zor telaffuz ediliyordu.Yani şirketin adı çok uzun ve karmaşıktı;kısaltılması veya değiştirilmesi gerekiyordu.Bunun üzerine şirkete,Latince ses anlamına gelen “sonus” kelimesinden esinlenilerek “SONY” adı konuldu.

1951
Loral adlı bir şirkette çalışan Ralph Baer,mühendisliğini kullanarak karmaşık bir askeri hava elektroniği devresini düzenleyerek , "Dünyanın en iyi televizyonunu yaptığını."söyler.Diğer şirketlerin televizyonlarından kendininkinin ayrılması için etkileşimli oyun ekleme fikri Bear’ın aklına gelir, ama idare fikri görmezlikten gelir.

1954
David Rosen,pin-ball makinelerinin Japonya’da yaptığı etkiyi görünce,yalnız kendinin ürettiği jetonlarla çalışan bir makine yapar.Daha sonra bu makineyi ihraç eder.Böylece en büyük oyun şirketlerinden biri daha doğar.Rosen,bunun üzerine adını “SErvices GAmes”den alan SEGA koyar.

1958
Willy Higginbotham isimli bir bilimadamı kendi bulduğu ve geliştirdiği bir aletle ilk tenis oyununu bulur.Bu eğlenmek için yapılmamıştır.Yalnızca bilimadamı çalışırken,yanlışlıkla bu makineyi bulmuş ve tenis oyununu bu makineye uyarlamıştır.

1961
Bir MIT öğrencisi olan Steve Russel ilk video oyunu olan Space War’u geliştirerek tarihe geçti.Oyun dört elbise dolabı büyüklüğündeki bir DEC PDP-1 bilgisayarında çalışıyordu.

1966
Bear kendi geliştirdiği televizyonun interaktif oyununu (Hokey oyunu) geliştirir.Ayrıca Richard Greenblatt adlı bir programcının satranç programı piyasaya sürülür.SEGA da bu tarihte kendinin ilk arcade oyunu olan bir denizaltı simülasyonunu piyasaya sürer.

1967
Texas Instruments ilk elde taşınan hesap makinesini yaparak satmaya başlar.Ayrıca ana bilgisayarlarda Star Trek’i konu alan oyunlar görülmeye başlar.

1968
İlk RAM icat edilir.

1969Amerikan Savunma Departmanı atom bombalarını kullandıktan sonra “Ya bizim başımıza böyle bir şey gelir de iletişimsiz kalırsak!Önlemimizi alalım!” ,diyerek Advenced Research Projects Agency Network’u;yani ARPANET’i kurarlar.Sonradan ARPANET,İnternet olacaktır.Jhon Conway adlı biri,birkaç üniversitenin ana makinelerinde oynanan “Life” isimli oyunu geliştirir.

~İlk Çağ


İlk Çağ,Video Oyunları Tarihindeki ilk devrimlerin yaşandığı çağdır.Bu çağ ile birlikte video oyunları büyük bir gelişme göstermiştir.Oyunlar Öncesi Çağ’da ekilen tohumların filizlerini verdiği çağ olarak da algılayabileceğimiz bu çağı,şimdi inceleyelim:

1971
Oyun üreticisi Nutting,ilk arcade makinesini üretir ve 1500 tane de kopyayı satışa sunar.Model çok fütüristiktir.Yani o zamanın tüm yapısına ve görüntülerine aykırı,ilerici bir modeldir.Nolen Bushell’in oyunu olan Computer Space adlı oyunu oynayanlar “çok zor” bulur.Bunun üzerine tekrar böyle bir oyun yapmasından korkan Bally/Midway firması,Bushell’in yaptığı Pong oyununu makinelerine koymayı red ederler.Buna çok sinirlenen Bushell,ileride büyük bir firma olacak Atari’yi kurmaya karar verir.Bu sırada Intel,ilk 4 bitlik mini işlemcisi 4004’ü icad eder.Magnavox,Bear’ın Brown Box teknolojisini lisanslar ve evde oynanmak için tasarlanmış ilk konsol olan Odyssey’i üretmeye başlar.Odyssey analog bir sistemdir.Ancak ondan sonra gelecek olan her konsol dijital bir işlemci ile çalışacaktır.

1972
Pong,yaratıcısının evinin birkaç sokak ötesindeki barın arka odasında ilk testini yaşar.Sonuç olağan üstüdür.Paul Allen ve Bill Gates bir 8008 Intel çipini 360 $’a alarak bir yol kontrol bilgisayarı yaparlar.Böylece ilk şirketleri olan Traf-O-Data’yı kurarlar.Bally/Midway şirketi sonunda Winner Pong adlı oyunu piyasaya sürer ve çılgınlık başlar.Odyssey konsolu geniş çapta üretime geçer.Magnavox 200.000 civarında bir satış rakamı yakalayacaktır.Atari de bu senede kurulur.Japonca manası “tamam”dır.Atari ilk konsolunun prototipini bir bara kurar.Kısa sürede makinenin para atma deliği ilgiden dolayı bozulur.Pong’un kısa zamanda türevleri doğar.Bu yüzden Atari,sadece 10.000 birim satış yapabilir

1974
Gray Gygex ve Dave Arneson isimli iki girişimci Dungeons and Dragons (Zindanlar ve Ejderhalar) isimli bir oyunu yayımlar.Sears,üzerinde Pong logosu bulunan 100.000 Atari üretmesi için Atari’ye teklifte bulunur.Nakamura’nın Tokyo’da bulunan firması Nakamura İmalat (şimdiki adı Namco),Atari Japonya’yı 500.000$’a alır.Ayrıca bu tarihte ilk ROM kullanan oyun “Tank” üretilir.



1975
Exidy firması Death Race adlı bir oyunu piyasaya sürerler.Ancak oyun halk tarafından dışlanır.Çünkü oyunda masum yayalar ezilmektedir!Bill Gates ve Paul Allen,Microsoft’u kurar.Altair bilgisayarı için ilk BASIC (bir tür bilgisayar kodu) uygulamalarını üretirler.Bir mini işlemci ile ilk tasarlanan ilk oyun olan Gun Fight,Midway tarafından piyasaya sürülür.Zilog firması Z-80 çipini üretir ve çip,endüstride arcade makinelerinin standart parçası hâlini alır.Parçanın işlemci hızı 2.5 Mhz.’dir.1976Nolan Bushnell,Atari’nin geri kalan kısmını Warner Bros.’a 28 milyon $’a satar.Coleco firması Telestar adlı bir TV Ping-Pong oyunu üretir.Apple kurulur ve Apple-1 üretilir.

1977
Apple-2 üretilir.Bu ilk kez renkli grafikleri olan bir bilgisayardır.Hızı muhteşemdir:1 Mhz.’lik işlemcisi,4 Kb’lık RAM’i ve BASIC uygulaması vardır.Atari ilk bildiğimiz Video Bilgisayar Sistemi (VCS) olan 2600 modelini üretir ve model 25 milyon satar.Oyunları ise toplam 120 milyonluk satış rakamına erişir.Mattel ise ilk ele alınıp kullanılan konsol olan “Game Watch”’ı üretir,ancak satışa sunmaz.

~Altın Çağ
Bu çağın adı,bu dönemde oyun firmalarının birçok oyun ve konsol satmasıdır.Artık hem satıcı firmalar,hem de oyuncular hallerinden memnundur.

1978
Atari Astroids oyununu üretir.Oyun o kadar çok tutar ki Atari,ilk vektör grafikli oyunu olan Lunar Lander’ı bırakıp,sırf Astroids’i üretir(Oyun 70.000 adet satmıştır.).Bu arada Atari’nin dört başarılı tasarımcısı ayrılarak Activision’u kurar.Midway ünlü Space Invaders oyununu lisanslayıp Japonya’da piyasaya sürer.Oyun o kadar çok satar ki,Japonya’da bozuk para kıtlığı baş gösterir.

1979
Atari’nin ilk vektör grafikli 3D oyunu Battlezone’dur.Ancak 3D’si sadece birkaç açıdan oluşuyordu,o başka konu.Namco ilk renkli oyunu olan Galaxian’ı üretir.Warren Robinett isimli bir programcı Adventure isimli oyununda ilk sürpriz yumurtayı (easter egg) bırakır.Oyundaki bu gizli bölüm bulunduğu takdirde Robinett’in imzasını görebilmekteydik.

1980
Packman Japonya’da piyasaya sürülür.Aslında ilk adı Puckman’dir ancak biri kalkıp da P’yi F’ye çevirirse halimiz ne olur diye düşünüp Packman yapmışlar(Eğer kelimedeki bu değişiklik yapılırsa,İngilizce büyük bir küfür ortaya çıkmaktadır.).Atari efsanevi oyunlarından Missile Command’ı piyasaya sürer.Nintendo ise elde oynanan konsol Game Watch’ı Matter’dan alıp satışa sunar.Konsolun kendi LCD ekranı vardır.Atari Space Invaders’ı VCS’ye çıkarır ve oyun 1 milyon adet satar.Zamanın en çok satanları arasında olan Defenders oyunu Williams firmasınca yapılır.

1981
IBM’in ilk makinesi yapılır.Masa üstü bilgisayar ve mouse standart hâle gelir.Trip Hawkins Apple’dan ayrılıp Electronic Arts (E.A)’ı kurar.Aynı sene Sierra On-Line ve Microprose kurulur.Adamın birisi Berzerk adlı oyunu oynarken kalp krizi geçirip ölür ve literatürlere ilk video oyunlarından ölmüş kişi olarak geçer.Commandore firması VIC-20 modelini piyasaya sürer.Fiyatı 300 $’dır.~Gelişme ÇağıBu çağda gerçekten birçok gelişme kaydedilmiştir.Özellikle Coleco’nun Coleco Vision’ı çıkarması büyük bir gelişmedir.Ancak oluşan gelişmelerden sonra ilerleme başlamıştır.

1982
Coleco,Coleco Vision isimli arcade kalitesinde bir ev video oyunu sistemini Nintendo oyunlarıyla piyasaya sürer.İlk oyun Donkey Kong’tur.Infocom’un Zork oyunu en çok satan oyun seçilir.Atari,Spielberg’e 21 milyon $ ödeyerek E.T’nin haklarını alır ve berbat bir oyun yaparak büyük zarara uğrar.SEGA,oyun tarihinde ilk 10’a giren oyunu Zaxxon’u yapar.Oyunda 3D bir dünyada bir jeti yöneterek düşmanlarımızı vuruyorduk

1983
Commandore 64 piyasaya çıkar.Time dergisi yılın adamını seçer ve kazanan bilgisayar çıkar.E.A, M.U.L.E’ü yapar.FanCom kurulur ve Dragon’s Lair,lazer diskle piyasaya çıkar.Oyun ilk 8 ayında 32 milyon $ kazanır.Bunun üzerine oyunun benzeri olan Space Ace yapılır.SEGA,kendi konsolu olan SG-1000’i çıkarır.Mystique tarafından yapılan Custer’s Revenge isimli ilk X-Rated(18 yaşından büyükler için) video oyunu Atari 2600’lere çıkar.Oyunda bir Amerikan yerlisi kadına tecavüz söz konusudur.Bu yüzden oyun büyük tepki toplar.

1984
Apple piyasaya bomba gibi bir makineyle düşer:Apple Machintosh.Warner, Atari firmasını satar.Commandore firması Amiga’yı üretir.Command&Conquer gibi efsanelerin yaratıcısı Westwood,Brett Sperry ve Loise Castle tarafından kurulur.~İlerleme ÇağıBu çağda Gelişme Çağı’ndaki gelişmelerle ilerleyiş başlamıştır.Yeni konsolların ve önemli oyunların bu çağda ortaya çıkması bu çağın önemidir.

1985
Intel 386’ları piyasaya sürer.İşlemci,4004’ten kat kat daha fazla transistöre sahiptir.Tam 27.000Günümüzün büyük firmalarından ve Resident Evil’in yaratıcısı Capcom USA kurulur.Önceki sene video oyun piyasasında işleri hayli kötü giden Nintendo America’nın işleri yoluna girer.SEGA,efsanevi oyunu Space Harrier’ı üretir.Commandore Amiga 1000’i üretir.

1986
Nintendo NES’i,Super Mario Brothers’la birlikte çıkarır.Super Mario,en yakın rakibinden bile 10 kat daha fazla satar.Atari ise 7800 konsol modelini çıkartır.Capcom’un çıkarttığı efsanevi oyun Street Fighter,tüm arcade rekorlarını kırar.Modemden modeme oynanan ilk oyunu Sierra çıkarır.Adı da Helicopter Simulation’dur.Bu arada yine efsanevi bir oyun olan Outrun,piyasaya çıkar.


1987
Activision,bir oyunu,aynı anda iki platforma çıkaran ilk firma olur.Platformlarsa Nintendo ve SEGA’dır.Maxis,şehir simülasyonu Sim City’i yapar.Donkey Kong’un yapımcısı tarafından üretilen The Legend of Zelda,Amerika’da Nintendo tarafından piyasaya sürülür ve tüm zamanların en iyi oyunları arasında yerini alır.

1988
1985 yılında Moskova Bilim Akademisi’nde Alexey Pajitnov tarafından geliştirilmeye başlanan “Tetris” oyunu ortaya çıkar ve herkeste bağımlılık yapar.Square Soft,para basma makinesi olan ilk Final Fantasy’i çıkarır.Nintendo ise kendi oyun dergisi olan Nintendo Power’ı çıkarır ve üyeleri bir milyonu aşar.

~Yükselme ve Marketleşme Çağı



Bu çağda artık yeni firmaların oluşmasıyla hem yükselme artmış,hem de rekabetin artmasıyla,marketleşme ve satış arayışı başlamıştır.

1989
Nintendo Game Boy’u çıkartır.Game Boy,120 milyon satış rakamına ulaşarak,tüm zamanların en çok satan el konsolu olur.Activision dünyanın ilk CD-ROM oyunu olan Manhole’yi üretir.Cyberpunk adlı oyun üzerinde çalışan Steve Jackson Games adlı firma polislerce basılır ve kapatılır..Sebep olarak ise çalışanların tehlikeli hackerlar olarak gösterilmesidir.

1990
Nintendo,Super Mario Bross. 3’ü çıkarır.SNK’ise NeoGeo adlı konsolunu piyasaya sürer.Ancak oyunları 200 dolarcık olduğu için kimseler alamaz.SEGA ise arcade makinelerindeki krallığına devam etmektedir.

1991
Capcom,Street Fighter 2’yi çıkarır ama o zamanın hit oyunu Wing Commander olduğundan,pek fazla satış yapamaz.id Software kurulur.Game Genie piyasaya çıkarak oyunculara hile yapma imkanı sunar.SEGA,Sonic adlı maskotunu halka tanıtır.Drogon’s Lair ‘in ikinci bölümü Time Warp çıkar.

1992
id Sofware,Wolfeinstein’ı yaparak ilk FPS’yi insanların önüne sunar.Nintendo ise Sony ile olan kontratını bozup,Philips’le çalışmaya başlar.Buna çok kızan ve içerleyen Sony de,32bitlik konsolunu çıkartmaya karar verir.Yani Playstation’a...En önemli dövüş(Beet’em’Up)oyunlarından biri olan Mortal Kombat piyasaya sürülür.

~32 bit Üretim Çağı

Sony’nin 32 bitlik konsolu Playstation’ı çıkarmaya karar vermesi üzerine,yeni nesil konsollar doğmaya başladı.Bunların hepsi de 32 bit olduğundan bu çağa 32 bit Üretim Çağı denir.1993id Software,ilk muliplayer oyun olan Doom’u çıkartır.Doom’un çıkmasıyla birlikte,bilgisayar satışlarında rekor artışlar gözlenir.Birçok işyeri,işçilerinin işyeri bilgisayarlarında,topluca Doom oynamaları yüzünden çöker.Ayrıca içinde bulunan şiddet öğeleri yüzünden bu senede Doom ve benzeri oyunları kınamak için birçok protesto kampanyası başlatılır.Intel ise ilk Pentium modelini tanıtır ve piyasaya sürer.

1994
Broderbund,Myst’ı piyasaya çıkarır ve ilk sıralara yükselir.Fakat asıl bombayı X-Com patlatır.Herkes bilgisayarlarında uzaylı öldürmeye başlar.Bu arada Entertainment Software Rating Board,yani kısa adıyla ESRB kurulur.ESRB’nin amacı,oyunları şiddet ve diğer içeriklerine göre ayırmak ve sadece belli yaş gruplarına satmaktı.Örneğin Teen ESRB işaretli bir oyun,yalnızca 13 ve 13 yaş üstü kişilere satılabiliyordu.Ancak bu kural yalnızca A.B.D’de geçerli oldu.Bu gelişmelerden sonra SEGA Saturn’ü,Sony ise Playstation’ı piyasaya sürer.Bu güne kadar 75 milyon adet Playsation satılmıştır.

1995
Microsoft,Windows 95’i çıkartır ve DOS ölür.Nintendo ise Nintendo 64’ü,Japonya’da piyasaya sürer.İçinde de Mario 64 vardır ve satışlar tepeye vurur.Ve bu sene ilk Electronic Entertainment Expo (E3) gerçekleştirilir.[Electronic Entertainment Expo (E3):Her yıl düzenli olarak Amerika’nın Los Angeles şehrinde yapılan oyun fuarıdır.E3 fuarında,tanınmış(veya tanınmamış) tüm oyun firmaları,çıkacak oyunlarını tanıtır ve oyunculara oynatırlar.]



1996

id,en büyük oyunlarından biri olan Quake’i çıkarır ve Quake,internetin tek hakimi olur.3D ekran kartları her yerde görülmeye başlar.Voodoo ise 3Dfx’i tanıtır.Origin ise Ultima Online’ı çıkararak bazı kimseleri tamamen sanal yaşama sokar.Warcraft 2’yi çıkaran Blizzard,RTS’ler için bazı standartlar belirler:Örneğin Orc’lar yeşil olmalıdır.Eidos ise Lara Croft’un başrolünde olduğu Tomb Raider’ı piyasaya çıkarır.Capcom’sa Resindent Evil gibi bir korku klasiğini piyasaya sürer.Amerika’da oyun ESRB yüzünden parça pinçiktir.Ancak Japonya’da tam versiyondur.

1997
Blizzard Diablo çılgınlığını başlatarak,RPG türünü tekrar hayata döndürür.İlk defa bir strateji oyunu Bungie‘nin Myth’ı ile 3D olarak yapılır.Nintendo 64 için ilk FPS Golden Eye 007 çıkar.

~Modern Çağ

Bu iki yıllık zaman diliminde gerçekleşen olaylarla,video oyunları tarihinde yeniden bir dönüm noktası yaşamışızdır.Bu çağ ile tüm video oyunları modernize edilmiş,yani modern yapıya uydurulmuştur.

1998
Red Storm,FPS türüne taktik savaş alt kategorisini Rainbow Six ile ekler.Valve’nin yaptığı Half-Life ise;FPS’lerin hikaye ile bezendiklerinde ne kadar muhteşem olabileceklerini gösterir.Blizzard yapımı Starcraft,yine Blizzard yapımı olan Warcraft 2’yi yerinden eder ve yeni standartlar belirler.Nintendo ise,Game Boy’u geliştirerek Game Boy Color’ı piyasaya sürer.Pokémon salgını başlar ve bu konuyla ilgili onlarca oyun yapılır.Konami ise diğer bir para basma makinesi olan Metal Gear Solid’i Playstation’a çıkarır.

1999
Epic Entertainment Unreal’ı çıkararak,id’ye güçlü bir rakip olur.Sonuçta yine kârlı çıkan oyuncular olur.Everquest ise en popüler online oyun olur.SEGA,Dreamcast’i çıkarır ve daha ilk gününde 98 milyon $ kazanır.Sony,Playstation 2’yi duyurur ve ikinci jenerasyon konsol savaşlarının ilk tohumunu eker.




~Yeni Çağ

Bu çağda Konsol Savaşları başlamıştır.İçinde bulunduğumuz yıl ve ilerikibirkaç seneyi kapsadığını düşünmek mümkün.ÇünküDoom 3’ün gelmesiyle,her şey ama her şey değişebilir.

2000
Sony Playstation 2’yi çıkarır ve eski Playstation’dan daha küçük olan PS One’ı tekrar piyasaya sürer.Japonya’da PS2,beş ayda üç milyondan fazla satar ki aynı rakama PS1 ancak 19 ayda ulaşabilmiştir.Nvidia,ekran kartı piyasasını eline geçirir.3Dfx ise mahkemeye verilir.Daha sonra ise 70 milyon $’a alınır ve de kapatılır.Nintendo Game Boy Advence ve Game Cube’ü duyurur.Microsoft da geride kalmaz ve X-Box’ı duyurur.Bir sürü de sahte PS2 bulunur.Blizzard ise Diablo çılgınlığının ikinci halkasını da ekler ve Diablo 2 deli gibi satar.Intel de boş durmaz ve Pentium 4’ünü tanıtır.Everquest 300.000’den fazla oyuncu tarafından oynanan ilk devasa online oyun olur.İrlanda polisi IRA terör örgütünün sahte PS2 ve oyunları sattığını açıklar.Açıklanan rakam sadece kopya oyunlardan haftada 30.000 $ kazanıldığıdır!
2001
SEGA,Dreamcast üretimini durdurur ve oyun konsolu üretmeyi bırakır.Dünyanın en büyük oyun üreticisi olma yolunda olan politikayı izlemeye başlar.Bundan sonraki tüm oyunlarını PS2,Game Cube ve X-Box’a çıkaracağını duyurur.300 çalışanını erken emekli eder.Dreamcast’in fiyatı önce 100$’a,sonra da 76$’a düşer.Nvidia grafik mucizesi GeForce 3’ü piyasaya sürerGame Cube,eylülde Japonya’da piyasaya çıkar ve ilk üretilen 500.000 konsolun 400.000’i hemen satılır.Birkaç ay sonra Toys’Я’Us ve Amazon.com,üretilecek ilk X-Box’ların önceden sipariş yöntemiyle satışa sunar.Daha üretilmemiş konsollar 499$ fiyattan 30 dakikada tükenir!Playstation2’nin satış rakamı ise dünyada toplam 20 milyonu bulmuştur.Video oyunlarında vahşet,ırk ve cinsiyet ayrımı adlı bir çalışma yapılır.Buna göre en çok satan oyunlar,içinde en az vahşet,ırk ve cinsiyet ayrımı yapan oyunlar olduğu görülür.
Aşağıda araştırmada görülmüş Video Oyunları Tarihi’ndeki “ilk”ler vardır:.


ILKLER:


1961: ilk video oyunu yapılır(Steve Russel/Space War) 1967:İlk elde taşınan hesap makinesi yapılır(Texas Instruments) 1968:İlk RAM icad edilir 1969:Internet’in kökeni ARPANET kurulur(Amerikan Hava Savunma Departmanı 1971:İlk Arcade makinesi (Nuttel) 1971:İlk 4 bitlik mini işlemci (Intel) 1971:İlk Arcade kalitesindeki ev konsolu (Magnavox/Odyysey)1974:İlk ROM kullanan oyun (Tank) 1975:Altair bilgisayarları için ilk BASIC uygulamaları (Bill Gates ve Paul Allen) 1975:Mini işlemci ile tasarlanan ilk oyun (Midway/Gun Fight) 1977:İlk renkli bilgisayar (Apple/Apple-2) 1977:İlk ele alınıp kullanılan konsol (Matter/Game Watch) 1977:İlk Video Bilgisayar Sistemi(VCS) (Atari/Atari 2600) 1979:Oyunlarda ilk gizli bölüm (Waren Robinett/Adventure) 1981:IBM’in ilk makinesi yapılır (IBM) 1981:İlk kez video oyunu oynarken kalp krizinden ölen insan 1983:İlk X-Rated oyun yapılır (Mystique/Custer’s Revenge) 1986:İlk modemden modeme oynanan oyun (Sierra On-Line/Helicopter Simulation) 1987:İlk kez bir oyunu iki platforma çıkaran firma (Activision) 1989:İlk CD-ROM oyunu (Activision/Manhole) 1991:İlk hile yapmaya yarayan araç (Game Genie) 1992:İlk FPS yapılır (id Software/Wolfeinstein) 1993:İlk internet üzerinden oynanan oyun (id Software/Doom) 1994:İlk 32 bitlik konsol (Sony/Sony Playstation) 1995:İlk Electronic Entertainment Expo (E3) yapılır (Los Angeles’ta) 1997:Nintendo 64 için ilk FPS (Golden Eye 007) 2008:ilk defa dünya standartları şartlarına uygun bir oyun Türkçe desteğiyle çıkıyor(Crysis).

EREN KOÇ (2002)

16 Mayıs 2008 Cuma

Laos






Laos, Güneydoğu Asya'da, Tayland'ın kuzeydoğusunda, Vietnam'ın batısında yer alır.


Coğrafya

Coğrafi konumu: 18 00 Kuzey enlemi, 105 00 Doğu boylamı
Haritadaki konumu: Güneydoğu Asya
Sınırları: toplam: 5,083 km
Sınır komşuları: Myanmar 235 km, Kamboçya 541 km, Çin 423 km, Tayland 1,754 km, Vietnam 2,130 km
Sahil şeridi: 0 km (kara ile çevrili)
İklimi: tropikal muson; Mayıs - Kasım ayları arasında yağış mevsimi, Aralık - Nisan ayları arası kuru mevsim yaşanmaktadır.
Arazi yapısı: Çoğunlukla kayalıklı dağlar; ovalar ve platolar yer almaktadır.
Deniz seviyesinden yüksekliği: en alçak noktası: Mekong Nehri 70 m
En yüksek noktası: Phou Bia 2,817 m
Doğal kaynakları: Kereste, hidro güç, alçıtaşı, kalay, altın, değerli taşlar
Arazi kullanımı: tarıma uygun topraklar: %3
Daimi ekinler: %0
Otlaklar: %3
Ormanlık arazi: %54
Diğer: %40 (1993 verileri)
Sulanan arazi: 1,250 km² (1993 verileri)
Doğal afetler: Su baskınları, kuraklıklar
Coğrafi not: Kara ile çevrili

Nüfus



Nüfus artış oranı: %2.48 (2001 verileri)
Mülteci oranı: 0 mülteci/1,000 nüfus (2001 tahmini)
Bebek ölüm oranı: 92.89 ölüm/1,000 doğan bebek (2001 tahmini)
Ortalama hayat süresi: Toplam nüfus: 53.48 yıl erkeklerde: 51.58 yıl kadınlarda: 55.44 yıl (2001 verileri)
Ortalama çocuk sayısı: 5.12 çocuk/1 kadın (2001 tahmini)
HIV/AIDS - hastalıklarına yakalanan yetişkin sayısı: %0.05 (1999 verileri)
HIV/AIDS - hastalığı olan insan sayısı: 1,400 (1999 verileri)
HIV/AIDS - hastalıklarından ölenlerin sayısı: 130 (1999 verileri)
Ulus: Laoslu
Nüfusun etnik dağılımı: Laoslu %68, Lao Theung %22, Lao Soung %9, Vietnamlılar/Çinliler %1
Din: Budizm %60, animist ve diğer %40
Diller: Lao (resmi), Fransızca, İngilizce ve diğer etnik diller
Okur yazar oranı: 15 yaş ve üzeri için veriler toplam nüfusta: %57 erkekler: %70 kadınlar: %44 (1999 verileri)

Yönetim



Ülke adı: Resmi tam adı: Lao Demokratik Halk Cumhuriyeti
Kısa şekli : Laos
Yerel tam adı: Sathalanalat Paxathipatai Paxaxon Lao
Yönetim biçimi: Tek Partili Sosyalist Cumhuriyet
Başkent: Vientiane
İdari bölümler: 16 eyalet ve 1 belediye; Attapu, Bokeo, Bolikhamxai, Champasak, Houaphan, Khammouan, Louangnamtha, Louangphabang, Oudomxai, Phongsali, Salavan, Savannakhet, Viangchan, Viangchan, Xaignabouli, Xaisomboun, Xekong, Xiangkhoang
Bağımsızlık günü: 19 Temmuz 1949 (Fransa'dan)
Milli bayram: Cumhuriyet günü, 2 Aralık (1975)
Üye olduğu uluslararası örgüt ve kuruluşlar: ACCT, ARF, AsDB (Asya Kalkınma Bankası), ASEAN (Güneydoğu Asya Ülkeleri Örgütü), CP, ESCAP (Asya ve Pasifikler Ekonomik ve Sosyal Komisyonu), FAO (Tarım ve Gıda Örgütü), G-77, IBRD (Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası), ICAO (Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü), ICRM (Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Hareketi), IDA (Uluslararası Kalkınma Birliği), IFAD (Uluslararası Tarımsal Kalkınma Fonu), IFC (Uluslararası Finansman Kurumu), IFRCS (Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Toplulukları Federasyonu), ILO (Uluslarası Çalışma Örgütü), IMF (Uluslararası Para Fonu),Intelsat, Interpol (Uluslararası Polis Teşkilatı), IOC (Uluslararası Olimpiyat Komitesi), ITU (Uluslararası Telekomünikasyon Birliği), NAM, OPCW (Kimyasal Silahları Yasaklama Organizasyonu), PCA (Daimi Hakemlik Mahkemesi), UN (Birleşmiş Milletler), UNCTAD (Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı), UNESCO (Eğitim-Bilim ve Kültür Örgütü), UNIDO (Endüstriyel Kalkınma Örgütü), UPU (Dünya Posta Birliği), WFTU (Dünya İşçi Sendikaları Federasyonu), WHO (Dünya Sağlık Örgütü), WIPO (Dünya Fikri Mülkiyet Teşkilatı), WMO (Dünya Meteoroloji Örgütü), WToO (Dünya Turizm Örgütü), WTrO (Dünya Ticaret Örgütü)

Ekonomi



GSYİH: Satınalma Gücü paritesi - 9 milyar $ (2000 verileri)
GSYİH - reel büyüme: %4 (2000 verileri)
GSYİH - sektörel bileşim: tarım: %51
Endüstri: %22
Hizmet: %27 (1999 verileri)
Enflasyon oranı (tüketici fiyatlarında): %33 (2000 verileri)
İş gücü: 1 milyon - 1.5 milyon
Sektörlere göre işgücü dağılımı: tarım %80 (1997 verileri)
İşsizlik oranı: %5.7 (1997 verileri)
Endüstri: Kalay ve alçıtaşı madenciliği, kereste, elektrik enerjisi, tarım ürünleri, yapı sektörü, turizm
Endüstrinin büyüme oranı: %7.5 (1999 verileri)
Elektrik üretimi: 792 milyon kWh (1999)
Elektrik tüketimi: 173.6 milyon kWh (1999)
Elektrik ihracatı: 705 milyon kWh (1999)
Elektrik ithalatı: 142 milyon kWh (1999)
Tarım ürünleri: Patates, sebze, mısır, kahve, şekerkamışı, tütün, pamuk, çay, pitinç, domuz, sığır, kümes hayvanı
İhracat: 323 milyon $ (2000 verileri)
İhracat ürünleri: Ahşap ürünler, giyim eşyaları, elektrik, kahve, kalay
İhracat ortakları: Vietnam, Tayland, Almanya, Fransa, Belçika
İthalat: 540 milyon $ (2000 verileri)
İthalat ürünleri: Makine ve parçalar, araçlar, yakıt
İthalat ortakları: Tayland, Japonya, Vietnam, Çin, Singapur, Hong Kong
Dış borç tutarı: 2.46 milyar $ (1998 verileri)
Para birimi: Kip (LAK)
Para birimi kodu: LAK
Mali yıl: 1 Ekim - 30 Eylül

Umman




Umman Sultanlığı güneybatı Asya'da, Arap Yarımadası'nın güneydoğusu kıyısında yer alır. Kuzeybatıda Birleşik Arap Emirlikleri, batıda Suudi Arabistan, güneybatıda ise Yemen ile sınır komşusudur. Güneyde ve doğuda Hint Okyanusu, kuzeydoğuda ise Basra Körfezi ile çevrilidir. Ülke ayrıca tamamı Birleşik Arap Emirlikleri ile çevrili bir toprağa da sahiptir.

Tarih

Bugünkü Umman topraklarında insan yerleşiminin izleri en az 10 bin önceye değin iner.Umman'ın bugünkü kabile sisteminin kökleri Arabistan Yarımadasının güneybatısından MS 2. yüzyılda başlayan göç hareketine kadar uzanır.Kabile çekişmeleri ve İran'dan gelen saldırılar, bölgenin İslam dinini benimsediği 7. yüzyıla değin sürdü.Yarımadanın coğrafi kopukluğunun yarattığı elverişli ortamda kolayca yayılma olanağı bulan Hariciliğe bağlı İbadiye mezhebi, aynı zamanda bölgede siyasi birliğin sağlanmasına zemin hazırladı.Culende bin Mesud'un 751'de imam seçilmesiyle kabileleri bir araya getiren dinsel bir rejim ortaya çıktı.Büyük kabileler ve dinsel önderler arasındaki anlaşmayla belirlenen imamların yönetimi, Benu Nabhan'ın başa geçtiği 1154'ten sonra yerini istikrarsız hanedanlara bıraktı.Deniz ticaretine bağımlılık nedeniyle güçlerini kıyı şeridine kaydıran hanedanlar, imamlık kurumunun 1428'de yeniden ortaya çıkmasıyla iç kesim üzerindeki denetimi büyük ölçüde kaybettiler.Öte yandan 1507'de Maskat'a saldıran Portekizliler kısa sürede bütün kıyı şeridini ele geçirdiler.1624'te imam seçilen ve kabile çatışmalarına son veren Nasr bin Mürşid, Portekizlileri bölgeden çıkardığı gibi İran ve Doğu Afrika'daki Portekiz kolonilerini de Umman'a bağladı.Umman Yavuz Sultan Selim Hanın Arap Yarım adasını Osmanlı topraklarına katmasıyla birlikte uzun zaman Osmanlı hakimiyetinde kalmış,İngilizlerin sinsi Ortadoğu hesapları çerçevesinde bölgeye gönderdiği Ajanları sayesinde Osmanlı,dan koparılmıştır.

18. yüzyılda Hinavi ve Gafiri kabileleri arasında başlayan iç savaş, İran hükümdarı Nadir Şah'ın 1737'de Umman'ı ele geçirmesiyle sonuçlandı.İran kuvvetlerini yenilgiye uğratan ve tarafların uzlaşmasıyla imamlığa seçilen Ahmed bin Said, güçlü bir yönetim kuran bin Said hanedanının temellerini attı.Önce Seyyid, daha sonra da sultan olarak anılan hanedan üyeleri, yeni fetihlerle Umman'ın deniz ticaretini güvence altına aldılar.İngilizlerle sıkı bir işbirliğine giden Said bin Sultan (1806-56) Zangibar'ı önemli bir gelir kaynağı durumuna getirdi.Onun ölümünden sonra Umman ve Zangibar hanedanın iki ayrı koluna geçti.

Umman'da İbadiye imamına bağlı kabilelerin saldırılarına karşı koyamayan Teymur bin Faysal (1913-32), İngilizlerin arabuluculuğuyla iç kesimde özerk bir imamlık yönetimi kurulmasını kabul etti.Suudi Arabistan'dan destek gören İbadiye imamının bağımsızlık girişimini gene İngilizlerin yardımıyla boşa çıkaran ve 1959'da bütün ülkede denetimi sağlayan Said bin Teymur'un (1932-70) baskıcı politikaları, 1965'te Dofar bölgesinde sol eğilimli Umman Halk Kurtuluş Cephesi'nin bir gerilla mücadelesine yol açtı.Bir saray darbesiyle babasının yerine geçen Kabus bin Said, 1975'te bu ayaklanmayı bastırdıktan sonra yönetimini sağlamlaştırma yönünde adımlar atarak geniş çaplı bir modernleştirme programına girişti.

Arap Birliği ve Birleşmiş Milletler'e 1971'de katılan Umman, 1981'de de Körfez İşbirliği Konseyi'nin kurucu üyeleri arasında yer aldı.ABD ile sıkı ilişkilerin yanı sıra ılımlı Arap devletleriyle yakınlaşmaya girerek Umman'ı dış dünyaya açılmasını sağlayan Kabus yönetimi, İran-Irak Savaşı boyunca tarafsızlık politikası izledi.Körfez Savaşı sırasında belirgin bir rol oynamamasına karşın, üslerini batılı güçlere açmayı kabul etti.1992'de Yemen'le imzaladığı anlaşmayala bu ülkeyla yaşadığı 25 yıllık sınır sorununa son verdi.

Coğrafya

Coğrafi konumu: 21 00 Kuzey enlemi, 57 00 Doğu boylamı
Haritadaki konumu: Orta Doğu
Yüzölçümü: 212,460 km²
Sınırları: toplam: 1,374 km
Sınır komşuları: Suudi Arabistan 676 km, Birleşik Arap Emirlikleri 410 km, Yemen 288 km
Sahil şeridi: 2,092 km
İklimi: Kuru çöl iklimi, kıyıda sıcak ve nemli, iç kısımlarda sıcak ve kuru iklim görülür.
Arazi yapısı: Orta çöl ovası, kuzey ve güneyde engebeli dağlık bölge.
Deniz seviyesinden yüksekliği: en alçak noktası: Umman Denizi 0 m
En yüksek noktası: Jabal Shams 2,980 m
Doğal kaynakları: Petrol, Bakır, asbest, mermer, kireçtaşı, krom, alçıtaşı, doğal gaz
Arazi kullanımı: tarıma uygun topraklar: %0 otlaklar: %5 ormanlık arazi: %0 diğer: %20 (1993 verileri) Sulanan arazi: 580 km² (1993 verileri)

Nüfus

Nüfusu: 2 713 462 kişi (2002 tahmini)
Ortalama Ömür: 172.31 yıl (2002 tahmini)
Okur Yazarlık Oranı: % 80
Kişi Başına Düşen Milli Gelir: 8 200 $ (2001 tahmini)
Mülteci oranı: 0.48 mülteci/1,000 nüfus (2001 tahmini)
Bebek ölüm oranı: 22.52 ölüm/1,000 doğan bebek (2001 tahmini)
Ortalama çocuk sayısı: 6.04 çocuk/1 kadın (2001 tahmini)
HIV/AIDS - hastalıklarına yakalanan yetişkin sayısı: %0.11 (1999 verileri)
Ulus: Ummanlı
Nüfusun etnik dağılımı: Arap, Baluchi, Güney Asyalılar, Afrikalılar
Din: Müslümanlık, Hinduizm
Diller: Arapça (resmi), İngilizce, Baluchi, Urdu, diğer diller

Yönetim

Ülke adı: Ülke kralı vardır adı Lewentul Emin

Resmi tam adı: Umman Sultanlığı değildir kısa şekli : Umman

Üye olduğu uluslararası örgüt ve kuruluşlar: ABEDA, AFESD (Arap Ülkeleri Ekonomik ve Sosyal Kalkınma Fonu), AL, AMF (Arap Ülkeleri Para Fonu), CCC (Gümrük İşbirliği Konseyi), ESCWA (Birleşmiş Milletler Batı Asya Ekonomik ve Sosyal Komisyonu), FAO (Tarım ve Gıda Örgütü), G-77, GCC (Körfez Arap Ülkeleri İşbirliği Konseyi), IBRD (Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası), ICAO (Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü), IDA (Uluslararası Kalkınma Birliği), IDB (İslam Kalkınma Bankası), IFAD (Uluslararası Tarımsal Kalkınma Fonu), IFC (Uluslararası Finansman Kurumu), IHO (Uluslararası Hidrografi Örgütü), ILO (Uluslarası Çalışma Örgütü), IMF (Uluslararası Para Fonu), IMO (Uluslararası Denizcilik Örgütü), Inmarsat (Uluslararası Denizcilik Uydu Teşkilatı), Intelsat (Uluslararası Telekomünikasyon ve Uydu Örgütü), Interpol (Uluslararası Polis Teşkilatı), IOC (Uluslararası Olimpiyat Komitesi), ISO (Uluslararası Standartlar Örgütü), ITU (Uluslararası Haberleşme Birliği), NAM, OIC (İslam Konferansı Örgütü), OPCW (Kimyasal Silahları Yasaklama Organizasyonu), UN (Birleşmiş Milletler), UNCTAD (Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı), UNESCO (Eğitim-Bilim ve Kültür Örgütü), UNIDO (Endüstriyel Kalkınma Örgütü), UPU (Dünya Posta Birliği), WFTU (Dünya İşçi Sendikaları Federasyonu), WHO (Dünya Sağlık Örgütü), WIPO (Dünya Fikri Mülkiyet Teşkilatı), WMO (Dünya Meteoroloji Örgütü), WTrO (Dünya Ticaret Örgütü)

Ekonomi

GSYİH: Satınalma Gücü paritesi -19.6 milyar $ (2000 verileri)
GSYİH - reel büyüme oranı: %4.6 (2000 verileri)
GSYİH - sektörel bileşim: tarım: %3 endüstri: %40 hizmet: %57 (1999 verileri)
Enflasyon oranı (tüketici fiyatlarında): %-0.8 (2000 verileri)
İş gücü: 850,000 (1997 verileri)
Endüstri: Ham petrol üretimi ve arıtımı, doğal gaz üretimi, inşaat, çimento, bakır
Endüstrinin büyüme oranı: %4 (2000 verileri)
Elektrik üretimi: 8.63 milyar kWh (1999)
Elektrik tüketimi: 8.026 milyar kWh (1999)
Elektrik ihracatı: 0 kWh (1999)
Elektrik ithalatı: 0 kWh (1999)
Tarım ürünleri: Hurma, ıhlamur, muz, sebze, deve, büyükbaş hayvan, balık
İhracat: 11.1 milyar $ (2000 verileri)
İhracat ürünleri: petrol, balık, metaller, tekstil
İhracat ortakları: Japonya %27, Çin %12, Tayland 1%8, Birleşik Arap Emirlikleri %12, Güney Kore %12, ABD (1999)
İthalat: 4.5 milyar $ (2000 verileri)
İthalat ürünleri: Makine ve araçlar, sanayi malları, gıda, çiftlik hayvanı
İthalat ortakları: Birleşik Arap Emirlikleri %26, Japonya %16, İngiltere %9, İtalya %7, Almanya %6, ABD (1999)
Para birimi: Umman Riyalı (OMR)
Para birimi kodu: OMR
Mali yıl: Takvim yılı

Yönetim Birimleri

Umman 4 valilik (muhafaza) ve 5 bölgeye ayrılmıştır.
Valilikler
Maskat
Musandam
Dofar
Al Buraymi
Bölgeler
Ad Dakhiliyah
Al Batinah
Al Wusta
Ash Sharqiyah
Az Zahirah (Ad Dhahirah)


Wikipedia

15 Mayıs 2008 Perşembe

Mustafa Kemal Atatürk Hakkında...



UYKU DÜŞMANI

Atatürk uykuyu sevmezdi. Uyanık geçirdiği zaman, uykuda geçirdiğinden çok fazladır. Bir insan yaşamına sığdırılamayacak gibi imkânsız görünen büyük işleri başarısı, bu yüzden kolay olmuştur.

Atatürk, yirmi dört saatlik yaşantısının hiçbir zaman bir programa sığdırmak istememiş, ani kararlarla o anda aklına gelen şeyi yapıvermiştir. Savaştan ve Cumhuriyet’in kurulmasından sonra da memleket işleri yoluna girdiği dönemde de, sınırlı bir yaşamın içine girmemiştir. Daima dinç ve uyanık tutmaya çalıştığı asap ve enerjisi de O’nu uyutmazdı.

Atatürk’ün yaradılışı da, çerçeveli bir yaşama girmesine engel olmuştur. Gerek Çankaya’da, gerekse Dolma bahçe’de oturdu sıralar, gezilerinde, halk arasına serbestçe girip çıkmasında belirli bir program uygulamamıştır. Uykunun dostu değil, adeta düşmanıydı diyebilirim. Ünlü ‘Sofa’sı bu nedenle sabahlara dek sürer, davetliler birer ikişer çekilip gider, O ise sabah güneşini görmeden yatağına girmez uyumazdı.

Bir gece sabaha karşı, sofradakiler dağıldıktan sonra kendisine yatması için adeta yalvaran Başyaver Cevat Abbas Gürer’e, uykuda geçirdiği zamana acıdığını söyleyerek şöyle demişti:

-‘‘ Hayat pek kısa. Çocukluk ve mektep hayatı bir kısmını alıp götürüyor. Geriye kalanını da uyku yarıya indiriyor. Uykusuzluğu giderecek ve vücuda gerekli dinlenme gıdasını verecek komprimeler icat olsa ne iyi olurdu. Fakat bir gün bu da olacaktır. Nitekim tıp ilimi, kimya, uyutmak için çok güzel ilaçlar yapmaya başlamıştır.’’

Atatürk’ün uykuya karşı bu alerjisi, askerlik döneminden kalmış. Çanakkale’den beri yaverliğini yapan Cevat Abbas şöyle anlatırdı:

-‘‘ Atatürk muharebe sahalarında katiyen uyumazdı. Siper muharebelerinde de tetik yatmak kaydıyla seyyar karyola elbiseyle uzanır, bir gözü açık, bir gözü kapalı uyurdu. Tabii buna uymak denirse. Kafkas Cephesinde Buğlan Gidiği muharebelerine yetişmek için otuz altı saat hayvan sırtından inmeden yürüyüş yapmış ve iki gün hiç gözünü kırpmamıştır. O acı mütareke günlerinde uykusuzluğu sürekli olan Atatürk, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a ayak basışından Lozan Barışının imzasına dek gece uykusu görmedi diyebilirim.’’

UYKUSUZLUK REKORU

Atatürk için ‘içkiyi bırakamaz’ diyenler, acaba bir gün gelip aldanacaklarını hiç düşünmemişler midir? O’na içkiyi bıraktırmak isteyenler, o zaman kim bilir nasıl şaşırmışlardır. Evet, bu kadar içki kullanan ve ondan ayrılmaz görünen adam, üç ay hiç rakı içmeden durabiliyor.

Atatürk hiç Kimsede bulunmayan büyük bir irade gücüne sahipti. Eğlenmesini de, içmesini de, çalışmasını da çok iyi bilirdi. Büyük Nutku’nu yazarken ben bunun tanığı oldum. Akşamları yine sofraya kuruluyor, herkes karşısında yiyor, içiyor; fakat O, ağzına bir damla bile içki koymuyordu. Hatta yemek yerken herkesin içişini gülümsemeyle seyredişi hala gözümün önündedir. Oysa ben, içkiye alışkın insanların bir gün bile içmeden duramayacaklarını sanırdım. Atatürk’ün tam üç ay kendi isteğiyle içkiye boykotuna benimle birlikte tüm çevresindekiler de şaşıp kalmışlardı. Bu da O’nun görev aşkını ve sorumluluğunu, alışkanlıklarının ve beğenilerinin de üstünde tuttuğunun en güzel örneklerinden biridir.

Atatürk’ün sevdiği ve güvendiği insanlardan otuz beş yıllık arkadaşı İzmit milletvekili Süreyya Yiğit, bir anısında şunları yazmıştı:

-‘‘ Atatürk, büyük işler hazırlarken asla alkole ilgi göstermezdi. Nitekim Erzurum’dayken biz içerdik. O içki teklifimizi kabul etmez, kahve içmekle yetinirdi. Korkunç derecede bir irade gücü vardı. İçkiyi irade zaafından değil, düpedüz sarhoş olmak için içerdi.’’

Çankaya Köşkü’nde Büyük Nutku’nu hazırlarken hiç içki içmediği gibi, kırk sekiz saat hiç gözünü kırpmadan yazı dikte ettirişini de hatırlarım. Öyle ki, yazı yazmaktan yorulan değişiyor, fakat O, binlerce belge arasından ayırdığı notlarıyla büyük eserini tamamlamak için uykusunu bile vermekten çekinmiyordu. Böyle zamanlarda, yazdıklarını sofrada arkadaşlarına okutur, sonra yine eski köşkün çalışma odasına geçer, kâh oturarak, kâh ayakta çalışmalarını sürdürürdü. Nutuk, çalışmanın, insan gücünün nasıl üstüne çıkışını gösterdiği için, ayrı bir önem de taşımaktadır.

Atatürk’ün hiç uyumadan üç gün durabildiğini de, görmüş ve gözlerime inanamamıştım. Cephe de değildik, savaş da yoktu. Uykusuzluğu gerektirecek önemli bir olayla da karşı karşıya bulunmuyorduk. Fakat O, bir işe, ama ciddi bir işe başladı mı, onun sonunun geldiğini görmeden asla rahat edemezdi.

Atatürk, çalışmaları sırasında yer ve zaman öğeleriyle ilgili değildi. Nerede ve hangi şartlar altında olursa olsun, yurt çıkarlarını kapsayan bir görev belirdi mi, onu yerine getirmeye çalışırdı. Gezileri sırasında trende, ya da otomobil içinde evrak açtırarak çalıştığı çoktur. En keyifli eğlene anında sofrada bile karşısında görevlilerden birini gördü mü, sohbeti, konuşmayı hemen yarıda keser, ‘Beni mi istiyorsunuz?’ diye kalkıp giderdi. Ülke işlerini her şeyin üstünde tutardı. Eline aldığı herhangi bir işi de yarım bırakmaz, bitirmeden rahat edemezdi. Bazen hiç durmadan okuduğu, kırk sekiz saat aralıksız çalıştığı da olmuştur. Çankaya Köşkünde eline geçirdiği bir tarih kitabını bitirmek için iki gün, iki gece hiç yatağa girmemiş, şezlongda dinlenmekle yetinmişti. Yalnız kaldığı, ya da okuduğu zamanlar masaya pek iltifat etmez, koltuğa bağdaş kurup oturmayı daha çok severdi.

Tarihle uğraştığı sıralarda. Atatürk içerde çalışıyor, ben kapıda oturmuş bekliyordum. Ara sıra uyumamak için banyoya girip, yüzüme su vuruyor, sonra anahtar deliğine gözümü uydurup, bir post üzerinde yüzükoyun uzanıp Nutku hazırlayan Atatürk’ü gözetliyordum. Saat sabahın beşine geliyordu. Uykumu dağıtmak için elime bir kitap almıştım. Adı ‘İzmir’in İşgali’ idi. Çok meraklı olan bu kitaba kendimi kaptırdığım halde, tüm uğraşım boşa gitmiş, şafak sökerken dayanamamış, yorgunluğun etkisiyle uyuya kalmışım.

Bu sırada Atatürk zile basmış, fakat ben koltukta derin bir uykuya daldığım için uyanamamışım. Zille uyandıramayınca, kendisi çağırmak zorunda kalmış. Bir de baktım ki, kapıyı aralamış:

-‘‘Çelebi, Çelebi.’’ Diye sesleniyor.

Hemen yerimden fırladım:

-‘‘Paşam. Emriniz…’’ diyebildim.

Ama bendeki korkuyu varın siz hesap edin. Bağıracak, parlayacak diye ödüm kopuyordu. Ellerimi önüme kavuşturmuş, bekliyordum. Fakat nedense kızmadı. Gayet sakin yüzüme bakarak:

-‘‘ Bana bir kahve getiriniz,’’dedi.

Söyleyecek hiçbir şey kalmamıştı. Sadece kekeleyerek,

-Paşam, uymadım. Kitap okurken içim geçmiş.’’diyebildim.

Gidip arkadaşları kaldırdım. Hizmeti devrettim ve yatmaya gittim.

Akşam nöbet sırası yine bana gelmişti. Üçüncü gecedir ki, Atatürk gözünü kırpmıyordu. Kütüphanede yere serili bir postun üstüne uzanıyor ve çalışıyordu. Notların arasına gömülmüştü. Yerler tarih kitaplarıyla doluydu. Sadece duş yapıyor, kurulanıp tekrar odaya kapanıyordu. Yemeği bile kütüphaneye getiriyorduk. Yüzü hafif süzülmüş gibi geldi bana.

Çankaya Köşkü’nde sofra kuruldu. Bu on altı kişilik bir sofraydı. Konuklar gelerek yerlerini aldılar. Sabah ki uyku olayını unutmuştum bile. Tam içki faslı başladığı zaman, konuklara dönerek:

-‘‘ Bu çocuk dün gece sabaha kadar beni bekledi,’’dedi.

Birden koltuklarım kabardı, önüme baktım. Konuklar bana biraz da kıskançlıkla bakarken Atatürk:

-‘‘ Öyle ama sabaha karşı uyuyarak beklemiş,’’ demez mi?

Sonra ‘‘Senin uykusuzluğa tahammülün yok’’ diye alay etmeye başladı. Canım çok sıkılmıştı. Önceleri ‘Çelebi işini bilir Paşam,’ diye beni öven konuklar da hep birden gülmeye başladıklarından utanç içinde kıvranıyordum. İçimden kendi kendime nasıl da kızıyordum. Saat sabahın beşine kadar uyuma da, ondan sonra uyu.

Bu olay bana ders oldu. Atatürk’ün o tarihten sonra üç gün süren büyük uykusuzluk geçirdiğini hatırlamıyorum. Fakat geç saatlere dek kaldığı vakitler de bütün dikkatimi kullanarak uykuyu aklıma bile getirmemeye çalışmışımdır. O birkaç dakikalık uyku, bende unutulmaz bir anı bıraktı. Büyük adama hizmetin zor olduğunu bir kez daha anlamış oldum.


ÇEVRESİNDEKİ ASALAKLAR


Atatürk’ün sofracısı olduğum için çok temiz giyiniyordum. Elbisem her zaman ütülü, beyaz gömleğim kolalı, iskarpinlerim rugandı.


Davetlilerden birçoğu şıklığımı kıskanır ve giyimimi benzetmeye yeltenirlerdi. O zaman birçok bakan ve milletvekili bile papyonlarını bana bağlatırlardı. Umumi kâtip Hasan Rıza Soyak, Rize milletvekili Hasan Cavit, özel kalem memuru Lütfi Bey, giyim devrimine kendilerini uydurmaya çalışanlar arasındaydı.Cumhuriyet yeni kurulmuştu. Çok kimse giyim devrimini kavrayamamış ya da henüz benimseyememişti. Aralarında talihsiz, cahil olanlar da vardı. Fakat kısa zamanda yaşadıkları ortama uymasını biliyor, en centilmen diplomattan daha centilmen kesiliyorlardı.Bunların bazıları okuma yazma bile bilmedikleri halde evlerine çok büyük kitaplıklar yaptırmışlardı.


Örneğin Atatürk, bir atlas ya da kitap aradığı zaman, kitaplıktan biz gider, bunları çıkarırdık. Atatürk’e onlar kendileri bulmuş gibi götürüp verirlerdi. İçlerinde çok zekileri de vardı. Atatürk her hangi bir emir verse, onlar bunu istedikleri şekle sokar, kendilerine işten pay çıkarırlardı. Oysa bu işleri zavallı memurlar uşaklar görür, hazıra onlar konar, her zaman her yerde parsayı onlar toplardı. Her zaman gezilere onlar gider, hepsi birer silahşor kesilirlerdi.Fakat bütün bunlar Atatürk’ün hiç gözünden kaçmaz, onları inceden inceye alaya alır, bazen karşılık veremeyecekleri bir soru yağmuruna tutar, karşısında nasıl ecel terleri döktüklerini hazla seyrederdi. Dalkavuklara, laf ebeliği yapanlara çok kızardı. Çok geçmeden bir punduna getirerek, yaptıklarının acısını onlardan çıkarmasını bilirdi.Hırpalayacağı, ya da alaya alacağı kimseleri sık sık sınava çekişine tanıklık etmişimdir.Atatürk’ün şaşırtıcı soruları ve mantık oyunları karşısında bunların dökülüşleri görülecek şeydi. Zaten O’nun sorularına tam cevap verecek adam az bulunurdu. Hepsi birer zekâ oyununa dayanıyordu. Kimse altından kalkamazdı.


İÇKİSİNE KARIŞANLAR


Atatürk’ün içki içmesine karşı olanların başında umumi kâtip Yusuf Hikmet Bayur geliyordu. Bayur- her halde Atatürk’ü hepimizden çok sevdiğinden olacak-O’nu içkisinden caydırmak için türlü bahaneler bulur, fakat hiç birini başaramazdı.Atatürk çok içmezdi. İçtiği zamanda içmesini bilirdi. Acele etmezdi, konuşarak, sohbet ederek, yavaş yavaş içmeyi severdi. Ölçüyü kaçırmazdı. Sarhoş olduğunu bir kez bile görmedim. Taşkın bir hareketine rastlamadım.Böyle olduğu halde Hikmet Bayur’la aralarında sık sık tartışmalara tanık olurdum. Hemen her sabah tekrarlanan bu tartışmalardan Bayur’un yenilgiye uğradığını üzülerek görürdüm.Hikmet Bayur, erken saatlerde Atatürk’e gelir, o günkü ajans bültenlerini getirir ve kendisinden emir alırdı. Atatürk’ün yorgun halini gören Bayur dayanamaz:


-‘‘ Paşam, yine renginiz yerinde değil, çok yorgun ve bitkinsiniz. Şu içkiyi bu kadar içmeseniz daha iyi olur.’’derdi.Bu karışmaya Atatürk’ün canı sıkılır ama hiç belli etmemeye çalışarak:


-‘‘A Hikmet Bey, ben rakıyı şimdi değil, daha Harbiye talebesiyken içerdim. Bugüne kadar da hiç zararını görmedim,’’diye karşılık verirdi. Bayur bunun da altında kalmazdı:


-‘‘ Muhterem Paşam, bu gün belki zararını görmediğinizi sanırsınız, fakat yarın göreceksiniz. Siz bu memlekete lazımsınız. Kendinize acımıyorsanız bari bu millete acıyın. Bu millet sizin varlığınızla vardır. Ne olur şu içkiyi az için.’’


Atatürk bu sözleri hep gülümseyerek karşıladı. O da Hikmet Bayur’un içinde bir kötülük olmadığını, kendisini herkesten çok sevdiğini biliyordu. Fakat bir gün canına tak demiş olacak ki, Hikmet Bayur yine içkiyi kötüleyen konferansına başladığı sırada birden bire sözü başka yana çevirerek:


-‘‘ Bu günkü işler arasında neler var bakalım?’’ diye sordu.Atatürk o an yine sinirlendiğini belli etmemişti ama kararını vermişti. Bu içki aleyhtarı konferanslara artık bir son verecekti. Üç gün sonra mesele anlaşıldı. Akşam sofrada Atatürk, Hikmet Bayur’la beraber hepimizi şaşırtan şu haberi veriyordu:


-‘‘ Hikmet Bey, seni Kabil’e sefir yapalım. Git, oraları gör; hatta gerekirse Hindistan’a kadar git. Oralar hakkında bilgi edin. Oku, öğren ve ilim getir. Bize bu yolda faydalı ol,’’dedi.


Bu suretle Hikmet Bayur’un Kabil büyükelçiliğine atanma emri verilmiş oluyordu. Hikmet Bayur hareketinden önce veda için Köşke geldi. Atatürk, onu salonda ayağa kalkarak karşıladı. Giderken de kapıya kadar elini omzuna koyarak uğurladı. Bayur birkaç gün sonra ayrılarak Kabil’e gitti.Bana öyle geliyor ki, bu atanma, Bayur’un yurda hizmet kaygısı, yalansız olarak Atatürk’e içki içmemesi öğüdü ve içmesine engel olma hareketinden ileri geliyordu. O Hikmet Bayur ki, sevgisini, saygısını hiç eksik etmediği Büyük Adama ‘İçme Paşam’ sözünü ilk söyleyebilmek cesaretini göstermiş, fakat bunu çok sevdiği Atatürk’ün yanından uzaklaştırılmak cezasıyla ödemişti. Nitekim Hikmet Bayur haklı çıkmış, Atatürk de sonunda içkinin fenalığını anlamış, fakat iş işten geçmişti.


ARMSTRONG AZ BİLE YAZMIŞ


Armstrong adlı bir yazar Atatürk hakkında yazdığı bir kitapta, O’nun içki âlemlerine de değinerek olumsuz ve yakışıksız yüklemelerde bulunuyordu. Hükümet o zaman bu nedenle kitabın yurda sokulmasını yasaklayan bir karar bile almıştı. Bir sabah Çankaya Köşkü’nün salonunda Atatürk kahvesini içerken, Hikmet Bayur, elinde bir kitapla geldi. Bayur, o dönemde Cumhurbaşkanlığı umumi kâtibiydi. Atatürk’e Hikmet Bayur’un geldiğini haber verdik. Atatürk’ün karşısına ilişen Hikmet Bayur’un halinde bir tuhaflık sezinlemiştik. Atatürk’e çok önemli bir meseleyi söylemekle söylememek arasında duraksadığı anlaşılıyordu.Atatürk, bakışlarıyla kitabı işaret ederek:


-‘‘ Okuyun bakalım Hikmet Bey. Bakalım ne yazmış?’’dedi.Anlaşılan Atatürk’ün, Hikmet Bayur’un elindeki kitaptan önceden haberi vardı.Hikmet Bayur çok güzel İngilizce bilirdi. Sadece İngilizce konuşmakla kalmaz, İngiliz edebiyatı hakkında da geniş bir bilgiye sahipti. Hemen İngilizce kitabı açıp, çeviri yapar gibi değil de, sanki Türkçe yazılmış bir kitabı okumanın rahatlığı içinde Türkçe okumaya başladı. Atatürk’ü bazen kaşları çatılarak, bazen hayret belirtisiyle Hikmet Bayur’u dikkatle dinliyordu.Armstrong, Atatürk’ün içki âlemlerini oldukça ağır sözcüklerle anlatıyor, fakat buna ilişkin bölümün sonunda, ‘Böyle olduğu halde yurdunu ve ulusunu ilgilendiren her hangi bir olay çıktı mı, hemen içkiyi ve eğlenceyi bir yana bırakıp, aslan gibi kükreyerek pençesini o olayın üzerine atmasını bilir,’ demekten de kendini alamıyordu.Atatürk, kitabın burasında söze karıştı. Biz, kızacak,’ Kapat şu kitabı, yeter. Halt etmiş bunları yazmakla!’ diye bağıracağını sanıp korkmuştuk. Oysa Hikmet Bayur’a şöyle dedi:


-‘‘ Bu kitabın yurda sokulmasını yasaklamakla Hükümet hataya düşmüştür. Bu zat bizim yaşadığımız safahatı eksik bile yazmış. Bu eksikliği ben tamamlayayım da, kitaba eklensin, memleket de kitabı okusun’’


Sonra Hikmet Bayur, yeniden kitabı kaldığı yerden okumaya başladı. Atatürk, yine büyük bir dikkatle dinliyordu. Bir başka bölüme geçilmişti. Hikmet Bayur’un birkaç sayfa atladığını fark eden Atatürk:


-‘‘ Ne var ki o kısımda, sayfaları atladınız?’’ diye sordu.


Hikmet Bayur, çekingenlik içinde: ‘paşam, izin verirseniz burasını okumadan geçeyim’ dedi.Atatürk iyice meraklanmıştı:-‘‘ Nedir yahu, bu atlamak istediğiniz? Adam ne söylemiş, ne yazmışsa hepsini bilelim. Okumaya devam…’Atatürk okutmakta ısrar, Bayur okumamakta inat ediyorlar, aralarında sessiz bir çkişme geçiyordu. Atatürk sonunda biraz sertçe:


-‘‘ Ne diyor bu adam bizim için? Hakaret mi ediyor? Hayvan mı diyor?’ diye sordu.Hikmet Bayur bu sözler üzerine iyice şaşırdı. Cümleleri kekelemeye başladı. Artık kaçamak yolkalmamıştı onun için. Okumaktan başka çaresi yoktu.


-‘‘ Paşam,’’ dedi.’’ Sizin Kastamonu’da şapkayı başınıza ilk giydiğinizi anlatırken ağır kelimler kullanmış.’’Atatürk, Armstrong’un bu sözlerine kızmak şöyle dursun, neşelenmişti bile.-‘‘ insanlara bazen hayvan sıfatları takar, aslan gibi deriz. Bu da onun gibi. Canı istemiş, böyle düşünmüş bizi. Neyse fena değil. Haydi, okuyun, daha neler var içinde bakalım? Bayağı eğlenceli kitap,’’ dedi.


Atatürk’ün ne büyük hoşgörü sahibi olduğunu o gün bir kez daha anlamıştım. Büyük bir olgunluk içinde olayların ışığı altında kendi değer ölçülerini, görüşünü, geçmiş olayların ışığı altında kendi değer ölçülerine vurarak kıyaslıyordu.